Kerbelâ Olayını Hazırlayan Nedenler ve Tarihi Süreç
Kategori: Basında Alevilik Tarih 28 Januar 2010

Veliyettin Ulusoy, 24 12 2009
Kerbelâ Olayını Hazırlayan Nedenler ve Tarihi Süreç
Serime bir sevda geldi
Muhammed Ali’den beri
Yandı vücudum kül oldu
Ta kalü beli’den beri
[ Kul Hasan ]
Hz. Muhammed’in hastalığının çok belirgin olduğu günlerde, Zeyd oğlu Usame, Şam’a gidecek bir orduya komutan olarak atanıyor. Usame, Medine dışında karargâhını kuruyor ve Müslümanların orduya katılmalarını bekliyor. Hz. Muhammed tüm Ensar (Medine yerlileri) ve muhacirlerin (Mekke’den gelen muhacirler) Usame ordusuna katılmasını emrediyor. Usame ordusuna, yakınları ve çok sadık bazı sahabelerin dışında kimse katılmamıştı. Her tarafa “Bir kölenin oğlu nasıl kumandan olabilir?” diye fitneler çıkartılıyordu. Açık ve kesin olarak “Müslümanım” diyenlerin büyük çoğunluğunun Hz. Muhammed’in buyruğuna uymadığı ve uymayacağı kesin biçimde belli olmuştu.
Hz. Muhammed olaydan çok üzülmüş, kendisinden sonra İslam Birliğinin dağılması konusundaki endişesi artmıştı. Hastalığı gün geçtikçe ilerliyordu. İşte o sırada İslam’ın iç bünyesindeki ilk ayrılık filizleniyor. İbni Abbas’a Hz. Muhammed “Bir divid ve bir koyun kemiği getirin, yazdıracağım bir şey var.” Diyor. Odada yirmiden fazla sahabe var, toplulukta yüksek sesle tartışmalar başlıyor. Ömer Hattap öfkeli bir sesle bağırıyor: “Maraz-ı Mevd (Ölümcül hastalık) halinde bulunan bu adamın hezeyanımı yazılacak? Kuran’ın hükmü bize yeter.” (Buhari, Kitap’ül cihadı, II. s.12-Teberi, s.193)
Ne olursa olsun çok kötü bir olay sergilenmektedir. İslam âleminde yüzyıllarca sürecek bir çelişmenin tohumu ekilmektedir.
Yatağın çevresinde cereyan eden bu saygısız konuşmalara kızan Hz Muhammed, “Kalkın benim yanımdan gidin, bu kadınlar sizden iyidir.” Diyerek ev halkından başkasını odasından dışarı çıkartmıştı. Bu olaydan kısa bir süre sonra Hz. Muhammed Hakka yürümüştü.
Hz. Muhammed’in Hakk’a yürümesiyle tartışmalar artmış, Sahabe, Resulullahın cenazelerini, elemli hanedanına bırakarak Beni Saide Sakifesinde toplanmıştı. Hz. Ali Hz. Muhammed’in cenaze işleriyle uğraştı.
Kuran, Enfal Suresi, Ayet 27: “Ey insanlar, Allah’a ve Resul’e ve onun emanetlerini hıyanet etmeyin. Size güvenilen şeylere bile bile hainlik etmiş olursunuz.”
Bu emanetler nedir? Hz. Muhammed’in bu emanetlerine gerekli saygı gösterilmiş midir? Bu emanetler Kuran ve Ehl-i beyti’dir Ne yazık ki her ikisine de gerekli saygı gösterilmemiş, Ehl-i beyti zulüm ve acı görmüş insanlık tarihinin en acı olayı Kerbelâ’da gerçekleşmiş, Hz. Muhammed’in çocuk yaşındaki torunları, oklanarak, kesilerek şehit edilmişlerdir.
İslam inanışı uydurma hadislerle aslından uzaklaştırılmış, Kuran’daki İslam’dan çok farklı bir konuma düşmüştür.
Kuran, Enfal Suresi, Ayet 41:
“Eğer Allah’a ve Hakk’ı batıldan ayıran o günde kulumuz Muhammed’e indirdiğimize inanıyorsanız, bilin ki ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah’ın Peygamber’inin ve akrabasının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır.”
diyerek, açıkça Hz. Muhammed’in Ehl-i beyt’ine hisse ayırdığı halde, bu hisse verilmemiştir.
Hz. Muhammed zamanında, Fedek hurmalığı, Peygamberin hissesine ayrılmıştı. O da kızı Fatima’ya vermişti. Fatima hurmalığın mahsulünü yoksullara ve yetimlere dağıtıyordu, halife Ebu-Bekir “Peygamberin mirasçısı olmaz, Müslümanların hepse O’nun mirasçılarıdır.” diyerek Fedek hurmalığını Fatima’nın elinden almış beyt’ül mâl’e kayıt ettirmiştir.
Halife Osman zamanında bu hurmalık hizmetlerinin karşılığı olarak (!) Mervan’a verilmiştir.
Hz. Muhammed’in çok sevdiği sahabelere görev verilmemiştir. Hatta bunların bir kısmı, örneğin, Malik bin Nuvayra, Abdullah bin Mes’ud, Ebu-Zer Giffari ve diğerleri birer bahane ile öldürülmüşlerdir.
En önemli görevler Hz. Muhammed’in münafık saydığı ve yanına yanaştırmadığı kişilere, özellikle Ümmeye oğullarına verilmiş, ülkenin geliri de bunlara ihsan olarak dağıtılmıştır. Bu adamlar hayal edemeyecekleri servetlere kavuşmuşlardır. Hiçbir geçerli sebep olmadan Mervan’a bazı eyaletlerin gelirinden başka 100 bin Dirhem, aynı şekilde Abdullah bin Halid’e 400bin Dirhem, Ebu Süfyan’a 200 bin Dirhem verilmiştir. (İbni Ebu Halid, Nehc ül Belaga Şerhi, s. 68)
Hz. Ali’ye onun soyuna karşı özellikle Emeviler döneminde daha da şiddetlenerek süren baskı ve düşmanlık hareketi, Hz. Muhammed’in hayatında ve ona karşı yöneltilen bir muhalefetin devamıdır. Kılıçla İslamiyeti kabul etmiş görünen kişilerin tahrikleri, Hz. Muhammed’in güçlü kişiliğinin ortadan kalkması acık ve belirgin bir Ali düşmanlığı şeklinde ortaya çıkmıştır. Ali’ye ve O’nun soyuna karşı gösterilen düşmanlığın kökeninde Hz. Muhammed’e karşı onun isteklerini yerine getirecek bir bağlılığın bulunmaması nedeni yatmaktadır.
On iki İmamların altıncısı İmam Cafer:
“Müslümanlık Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in Resul olduğuna iki kelime ile tanıklık etmekle başlar. Ancak bazı istekler ve koşullar vardır ki kişi onlara uymakla inananlar arsına girer.”
der.
Kuran Hucurat Suresi, 14. Ayet: “Ey Muhammed, Araplar inandık dediler, de ki inanmadınız, ama İslam olduk deyin. İnanç henüz gönüllerinize yerleşmedi.” Bu ayet, Hz Muhammed’den sonraki durumu gerçek biçimde açıklamaktadır.
Hz. Ali’nin Halifeliği
Hz. Muhammed’in ölümünden sonra 25 yıl geçmişti. İslam toplumu bir Arap imparatorluğuna dönüşme aşaması içinde idi. Zaptedilen ülkelerden alınan ganimet mallar, iş başında bulunanları ve çevrelerini alabildiğine zenginleştirmişti. Emevi valiler, kumandanlar ve onların yakınları zengin bir sınıf meydana getirmişti. Bunların saraylarda konaklarında içkili, müzikli eğlenceler, ahlak dışı bir hayat, Arap ordusunun zapt edilen ülkelerden ganimetlerle besleniyordu. Arap’tan başka unsurlar, onların nazarında mevali (köle) idi. Köle ve cariye ticareti alabildiğine genişlemişti. Satışa çıkartılan her renkteki köleleri cariyeleri pazarlar almıyordu.
Arap kavminin hırs ve tamahı olanca korkunçluğu ile ayağa kakmıştı. Buna karşılık yakılıp yıkılan evler, söndürülen ocaklar, esir pazarına düşen kadınlar, keyfe ve çıkara göre öldürülen insanlar…Çıkan karışıklıklar ve ayaklanmalar sonucu Halife Osman öldürülmüştü.
Ülkenin her yanından gelen temsilciler Ali’den halife olmasını istediler. Hz. Ali, Hz. Muhammed’in vasi ve vekil olarak gösterdiği, sayısız hadisle övdüğü kişiydi. İlim, inanç ahlak ve özveride benzeri yoktu. Gücü ve saygınlığı kimse ile kıyaslanamazdı. İslamiyeti ilk defa o kabul etmiş, her savaşta ilk saflarda bulunmuştu. Her zaman, Allah’ın hükmüne karşı hiç kimseden üstünlüğü olmadığını, İslamiyette emir ve nehiy bakımından kimsenin imtiyazlı olmayacağını söylerdi. İşçisi ile kendisi hak bakımından ayrı görmezdi. “Esir, Tanrı’nın hiçbir ayrıcalık göstermeden yarattığı insandır, esir kullanmak, Tanrı buyruğuna karşı gelmektir.” diyordu. Esareti, insanlığın yüz karası olarak niteliyordu. Yemeği genellikle arpa ekmeği, hurma veya sütten ibaretti. Fakir olduğu için, sık sık bahçe belleyerek veya hurmaları sulayarak evinin ihtiyacını karşılardı. Savaşlarda kendi hissesine ayrılan ganimeti hemen yoksullara dağıttığı için bir türlü zengin olamamıştı.
Hz Ali kendisinin Halife olmasını isteyenlere:
“Beni bırakın da benden başkasını arayın, bulun.” dedi. “Tan yerini boydan boya kara bulutlar kaplamış. Apaydın yol, görünmez olmuş. Bilin ki istediğinizi kabul edersem, hak bildiğime gider ve uyarım. Ne söyleyenin sözüne aldırış ederim, ne de ayıplayanın lafına kulak asarım. Ame beni bırakırsanız, sizin biriniz gibi olurum. Umarım ki, işinize kimi getirir ve kimi buyruk sahibi yaparsanız, buyruğu sizden fazla dinlerim, emrine sizden fazla uyarım. Benim size yardımcı olmam, emir olmamdan hayırlıdır.”
diyordu.
Devamlı ısrarlar üzerine Ali, Bedir Savaşına katılanlarla Medine’deki Ensar ve muhacirlerin ve tüm eyaletlerden gelen temsilcilerin oy vermesi halinde halifeliği kabul edeceğini bildirdi. Bedir ve Medine Sahabeleri, muhacirler, eyalet temsilcileri mescitte toplanarak Ali’ye biat ettiler.
Ali, biat etmeyi kabul ettiğinin ikinci günü, halife Osman’ın dağıttığı toprakları ve diğer malları millet malı olarak geri alacağını, valilerin ve diğer yöneticilerin haksız olarak el koydukları malları sahiplerine geri vereceğini, tutsak erkek, kadın ve çocukların ailelerine gönderileceğini bir genelge ile her tara bildirdi. Karakterine güvenilir insanları, özellikle Hz. Muhammed’in değer verdiği sahabesini valiliklere ve diğer görevlere atadı. Basra valisi Huneyf’e şöyle yazıyordu:
“Duyduk, Basralılardan bir bölük, seni düğüne çağırmış. Sen de hemen gitmişsin. Çeşit çeşit yemekler, büyük büyük kâseler hoşuna gitmiş. Oysa ben sanmazdım ki yoksulları çağırmayan sadece zenginleri davet eden bir topluluğun çağrısına gidesin. Yediğin yemeğe bir bak. Haram yahut helal olduğuna bir şüphen olursa at o yemeği ağzından. Helal olduğunu bilirsen ye. Ama az miktarda.
Bil ki, her uyan kişinin uyduğu, yolundan gittiği, bilgisinden ışıklandığı bir imamı vardır. Gene bil ki, sizin imamınız, dünyasında köhne bir elbiseyle, iki parça ekmeği kendisine yeter bulmaktadır. Bilirim, herkesin buna belki de gücü yetmez. Yetmez ama, çekinip temiz olmaya, doğru yola gitmeye gayret ederek yardım edin bu yolda bana, gücünüz yettiği kadar benim yolumda olun. Dilersem ben de yağlar ballar bulurum. Buğday ekmeğinin en hasını yerim. İpek elbiseler giyerim. Fakat nefsimin bana üst olması, beni lezzetli yemekler çekmese mümkün değildir. Ben nasıl doya doya yemek yiyebilirim ki, Hicaz’da yahut Yemame’de yoksullar vardır. Günler geçmiş tokluk nedir görmemişlerdir. Gecemi karnı tok olarak nasıl gündüz edebilirim ki; çevremde aç karınlar, susuzluktan bunalmış ciğerler vardır.”
Ne yazık ki, Ali’nin insan haklarına saygılı, haksıza zalime şans tanımayan yönetiminde halk, gene huzura kavuşma olanağı bulamadı. Hz. Muhammed’den sonra geçen çeyrek yüzyılda bambaşka bir yaşantıya alışan yöneticiler ve çevreleri, özellikle sonsuz servete sahip olan Ümmeye oğulları, Hakk’ın emrine ve halkın mutluluğuna dayalı Ali devrinin koşullarına uymadılar ve onun yönetimini gereksiz bir saflık olarak nitelendirdiler. Bunların baskısı altındaki insan toplulukları da yeterli olarak durumu kavrayamadılar ve Ali’nin yürüttüğü yolda şuurlu bir destek sağlayamadılar, Hakk’ın güçlenmesi için gerekli birliği kuramadılar.
Ali’nin yönetiminde çıkarı bozulanların veya Ali’ye karşı sönmeyen kin ve düşmanlığı olanların uyandırdığı fitne tüm ülkeyi sarmakta gecikmedi. Düşmanlarının fitnesinin anında yok edilmemesi, Ali’nin dostlarını hayal kırıklığına uğratıyordu. Oysa Ali son dakikaya kadar, insan kanı dökülmemesi için çareler arıyordu.
Hz. Muhammed’in eşi Ayşe, Zübeyir oğlu Abdullah’la birleşerek, Osman’ın kanını dava etmeye katlılar. Hz. Muhammed’in eşi Ümmi Seleme, Ayşe’ye şöyle demişti:
“Şimdi Osman’ın kanını mı istiyorsun? Oysa dünkü gün Osman’a küfrediyordun. ‘Bu sakallı Yahudi’yi Allah öldürsün’ diyordun, şimdi ise ‘Emir ül Müminin ve Halife-i Matül’ diyorsun İmam Ali’ye karşı çıkan cemaatle birleşiyorsun. Osman’ın kanını istemekle senin ne ilgin var? Osman, Abdül Menaf’dan bir kişidir. Sen ise Bei Te’mimden bir zaifesin. Yazıklar olsun sana Ayşe. Öyle bir taife ile birleşiyorsun ki Ali bin Ebu-Talib’e karşı çıkmak istiyorlar. O Ali bin Ebu-Talib ki, Hz. Muhammed’le arasında kardeşlik silsilesi vardır. Resul’ün amcası oğlu, Fatıma’nın eşidir. Medine’de bulunan muhacir ve esnan ona biat ettiler.
Ey Ayşe, Allah’tan kork ki Hz. Muhammed’in: ‘Benim sağlığımda ve ölümümden sonra Ali’ye isyan edenler bana isyan etmiş olurlar.’ Dediğini duymadın mı?
Ya Ayşe Talha ve Zübeyir’in dalaveresine aldanma. Bu irtikap ettiğin iş için Allah’tan sana vebal gelince, Talha ve Zübeyir seni kurtarmaya kadir olamazlar.”
Bunun üzerine Ayşe, Basra’ya gitmekten vazgeçip evine dönmüştü. Fakat fitne sönmek bilmiyordu. Zübeyir’in oğlu Abdullah Ayşe’ye “Sen Basra’ya gitmezsen kendimi öldürürüm.” diye tehdit etti. Ayşe, Abdullah oğlu Zübeyir’i çok severdi. Araya diğer yakınlarının da girmesi üzerine Basra’ya gitti. Tarihte “Cemel olayı” diye anılan, Ayşe’nin devesi çevresinde vukua gelen ve çok kan dökülmesine neden olan savaş kaçınılmaz oldu.
Bu olayı izleyen Sıffın savaşları, İslam’daki bölünmeye hız kattı. İslam kanı dökülmesinden sakınan, bunu Hz. Muhammed’in kutsal bir vasiyeti sayan Ali’nin bağışlayıcı tavrı, kendi lehine sonuç alınacak bu savaşlarda kesin sonuç alınmasına imkân vermedi. Aralarında Veysel Karani’ninde bulunduğu Bedir savaşına katılan sahabeden yetmiş kişinin ve binlerce Müslümanın şehit olduğu Sıffın savaşı, Muaviye’nin ve Amr bin As’ın hileleri ile sonuçsuz kaldı.
Hakem Olayı beraberinde karışıklıklar ve sonu gelmez tartışmalar getirdi. Herkes bu sonuç nedeniyle birbirini suçluyordu.
Haricilerin görevlendirdikleri Abdurrahman bin Mülcem’in, Hicretin kırkıncı yılı, Ramazan ayının on dokuzuncu günü Kûfe Mescidinde başından yaraladığı İmam Ali, kılıçtaki zehrin de etkisiyle yaralandıktan altı gün sonra hayata gözlerini yumdu.
Genç yaşından itibaren herkesin bilgi istediği ve akıl danıştığı bir ilim adamı idi Ali. Fıkıh, tefsir, kıraat ve kelam bilgilerini İslam toplumuna Ali öğretti. Arap dil ve edebiyatının kurallarını Ali koydu.
Hz. Muhammed “Ben Kuran’ı kabul ettirmek için savaştım. Ali Kuran’a anlam verme ve yorumlama için savaştı.” demiştir.
Hz. Muhammed’in “Ali ilmin denizidir”. Ve “Ben ilim şehriyim. Ali ise kapısıdır.” demesi, Ali’nin büyük bir ilim adamı olduğunu doğrulamaktadır.
Güçlü ve sarsılmaz bir ahlak anlayışına sahip olan Ali, örnek bir aile reisiydi. Çağında birden fazla kadınla evlenmek cariye bulundurmak yasal sayıldığı halde, Ali evinde cariye bulundurmadığı gibi Fatima’nın ölümüne kadar da başka kadınla evlenmedi.
Konuşmaları Nehcü’l Belaga adı altında birleştirilmiştir. Güzel konuşma yolları anlamına gelen eser, söz söyleme sanatının eşsiz bir anıtı sayılır.Türbesi Irak Necef şehrindedir.
İmam Hasan
Ali’nin Fatıma’dan doğan ilk oğludur. Hasan ismini Hz. Muhammed koymuştur. Hasan ismi daha önce Araplarda yoktu. Hz. Muhammed Ali’ye “Sen Musa’ya nisbet Harun menzilindesin” demişti. Bu nedenle, Harun’un oğlu “Şeper”in adını Ali’nin çocuğuna koymuştu. Hasan, Süryani dilindeki Şeper’in Arapça karşılığı oluyordu.
Hz. Muhammed
“oğullarım” dediği Hasan ve Hüseyin’i çok severdi. Onlarla şakalaşır, ibadet sırasında bile sırtına çıkmalarına müsaade ederdi. Hasan’ın yüzü Hz. Muhammed’e çok benzerdi. Hz. Muhammed birçok defalar “Allah’ım, ben Hasan’ı seviyorum, sen de sev ve seveni de sev”.
demişti. (Fedail’ül-Hamse s.230)
Hasan Sıffın savaşında babasının yanında idi. Hüseyin’le birlikte fiilen savaşa katıldıklarını gören Ali: “Tutun şunları! Ben bu ikisiyle soluk alıyorum, şehit olurlarsa Resulullahın nesli kesilir.” diyerek onları savaş alanından çıkarttırmıştı. (Nehcü’l-Belaga tercümesi ve şerhi s.336)
Görüldüğü gibi Ali, Hasan ve Hüseyin’den Hz. Muhammed’in soyunun yürüdüğüne işaret etmişti. Hz. Muhammed’in oğlu yoktu. Kızı Fatima ile Ali’den gelenleri kendi soyu olarak kabul etmişti. Hz. Muhammed’in “Herkesin nesebi kesilebilir. Benim tertemiz soyum kıyamete kadar sürecektir.” Anlamındaki ünlü sözünü, Ali Sıffın’da doğrulamıştır.
Sıffın savaşından sonra Ali uzun bir vasiyetname bırakarak, kendinden sonra İslamın imamlığının Hasan’a intikal edeceğini bildirmiştir.
Hasan’ın zamanında Ehl-i beyte candan bağlı olanlar çok azalmıştı. İslamda birlik kalmamış, servet ve mevkii her şeye egemen olmuştu. Muaviye’nin adamları bir taraftan para ve mansıp dağıtarak, diğer taraftan uydurma hadislerle, çevrelerine hayli taraftar toplamışlardı. Muaviye kendi tarafına geçenleri zengin ediyordu. Alabildiğine servet ve göz kamaştırıcı bir yaşantı Araplara çok çekici geliyordu. Ehl-i beyt’in ganimetten veya halkın varlığından alıp dağıtacak bir şeyleri yoktu. Bu itibarla o çevredeki Müslümanların bazıları açıktan, bazıları üstü örtülü biçimde Muaviye’yi destekliyorlardı. Muaviye bu durumdan faydalanarak Hasan’ın kendisine biat etmesini istiyor bu konuda anlaşma teklif ediyordu. İçinde bulunduğu havadan bunalmış olan Hasan çevresindekilere sormuştu:
“Muaviye bizi öyle bir işe çağırıyor ki, onda ne bir yücelme var, ne de bir adalet. Ölümü göze alıyorsanız teklifini reddedelim. Yaşamayı istiyorsanız kabul edelim. Hangisine razıysanız bildirin.” Herkes soruyu, “Uzlaşalım” diye yanıtladı. Hasan, “Ben bunu kabul etmezdim. Yardımcı bulsaydım gecemde de onunla savaşırdım, gündüzümde de. Sonunda Allah bir hüküm verirdi” dedi. (A. Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şii’lik s.3 76)
Hasan-Muaviye sözleşmesi şu taahhütleri kapsıyordu:
1- Halk Kuran’a uygun olarak yönetilecektir.
2- Alevilere kötülük yapılmayacaktır.
3- Ali ve soyuna kötü söz söylenmeyecektir.
4- Cemel ve Sıffın savaşı şehitlerinin evladına ganimetten hisse verilecektir.
5- Muaviye kendinden sonra kimseyi halife yapmayacaktır.
Anlaşmadan sonra Hasan ailesini toplayarak Medine’ye döndü.
Muaviye sözleşmenin hiçbir maddesine uymadı. Hasan’ın karısı Eş’as kızı Cude’ye bin dirhem altın vererek ve oğlu Yezid’e almayı vaat ederek İmam Hasan’ı zehirletti.
İmam Hasan, dedesi Hz. Muhammed’in yanına gömülmek istiyordu. Bunu haber alan Mervan, emrindeki kuvvetlerle yolu kesti. Ayşe’de bir katıra binerek Mervan’a katıldı. Cenazeyi götüren topluluk yol değiştirerek Baki mezarlığına gitti. İmam Hasan, Ali’nin anası Fatima’nın yanında toprağa verildi.
İmam Hasan’ın oğlan, kız on beş çocuğu olmuşsa da imamlık, İmam Hüseyin’in soyundan yürümüştür. İmam Hasan en çok “Seçilmiş” anlamına gelen “Mücteba” lakabı ile anılırdı.
İmam Hüseyin
İmam Ali ve Fatima’nın ikinci oğulları, İslamın, Hz. Muhammed ve İmam Ali’den sonra en ünlü kişidir. İmam Hasan’dan bir yıl on ay sonra doğan Hüseyin’in adını da dedesi Hz. Muhammed koydu. Hüseyin, Süryani dilinde “Şibbir”in Arapçadaki karşılığıdır. Şibbir, Harun’un ikinci oğlunun adıdır. (Fuzuli, Hadikat üs Suada, s. 270)
Hz. Muhammed bu torununa karşı çok derin bir sevgisi vardı. Evlerinin önünden geçerken, Hüseyin’in ağladığını duyduğunda kızı Fatima’yı çağırarak, “Hüseyin’i niçin ağlatıyorsun? Bilmiyor musun ki onun ağlaması beni incitir.” dediği çok duyulmuştur. (Fedail’ül Hamse, III, s. 255)
İmam Hüseyin’in çocuklarından, Ali Ekber ve Abdullah Ekber (Ali Asgar) Kerbelâ’da şehit olmuşlar, soyu Ali Evsat’tan (Zeyne’l-Abidin’den) yürümüştür. Kızları Fatima, Sakine ve Zeynep’tir.
Muaviye’nin Hasan ile yaptığı sözleşmeyi tasvip etmemekle beraber, İmam Hasan’ın ölümünden sonra çevresinden gelen, anlaşmanın bozulması yolunda ki teklifleri, “Muaviye ölünceye kadar sözleşmeye bizim sadık kalmamız gerekir.” diye kabul etmemişti.
Muaviye ise son günlerinde, Medine’ye gitmiş, oğlu Yezid’i övmüş ve ona biat etmelerini tavsiye etmişti. Ebu-Bekir’in oğlu Abdurrahman, Ömer’in oğlu Abdullah, Zübeyir’in oğlu Abdullah, İmam Hüseyin ve diğer Haşim oğulları biat etmeye yanaşmamışlardı.
Muaviye’nin 674 de ölümü üzerine, ahde aykırı olarak yerine geçen Yezid, ilk iş olarak, Medine Valisi Velid’e bir emir-name göndererek, İmam Hüseyin’e biat teklif etmesini, kabul etmediği takdirde başını keserek Şam’a göndermesini istemişti. Bu isteğini yerine getirmeyen Velid’i azletmiş yerine Amr bin Said Aşdak’ı Medine’ye vali atamıştı.
Yeni vali Ehli-beyt’e rahat huzur vermiyordu. Durumu yakından izleyen Kûfeliler Süleyman bin Surad’il Huzzai’nin evinde toplanarak Medine’de tedirgin edilen Hüseyin’i ve diğer Ehl-i beyt mensuplarını Kûfe’ye getirmeyi kararlaştırdılar.
Halife unvanı ile artık bir Arap devleti biçimine dönmüş İslam toplumunun başına geçme iddiasında bulunan Yezid, Allah’ın emirlerini tanımaz, yalancı, rezil, Şerir; İslamla ve inançla ilgisi olmayan bir ayyaştı. Böyle birisinin adının Emir’ül-Müminin veya Halife gibi kutsal deyimlere karışmasına, Müslümanlığa içtenlikle bağlı ve saygılı kişilerin gönlü razı olmuyordu. Hüseyin’in de aynı kanıda bulunduğunu bilen Kûfe’liler mektup üstüne mektup yolladılar. Hüseyin’in Medine’deki yakınları ise kesinlikle Kûfe’ye gitmelerini istemiyorlardı. Düşüncelerini söyleyen yakınlarına Hüseyin şöyle demişti:
“Allah ne dilerse o olur. Dayanma gücü ancak onunla elde edilebilir. Ölüm genç bir kızın boynuna takılan gerdanlık gibi insanoğlunun boynundadır. Yakup nasıl Yusuf’u özledi ise, ben de ecdadımı öylesine özledim. Allah, şehid olacağım yeri benim için önceden kararlaştırmıştır. Allah dilerse Kûfe’ye hareket edeceğim” (Biharrü’l Envar, s. 44, s. 366)
Abdullah bin Abbas, bu konudaki ısrarını sürdürüyordu:
“Ey zamanın imamı, lütfedip Kûfe’ye gitmekten vazgeç. Medine’den ayrılman gerekiyorsa Mekke’ye git. Atan Ali, Irak’a yöneldiğinde belalar tuzağına tutuldu. Kardeşin Hasan Mücteba orada perişan oldu.”
İmam Hüseyin cevap verdi:
“Ey Abdullah, zahirde Müslümanlar mektuplar gönderip oraya gitmemi istediler. Ehl-i beyt’in huzurunu sağlayacaklarına kefil oldular. Mümkündür ki bu suretle Hakk’ın emrine uymak bana nasip olsun.”
Abdullah:
“Ey Peygamber oğlu, Kûfe henüz Yezid’in emri altındadır. Eğer onun valisini defedip Şer’i Müslüm’e teslim ederlerse o taraflara gitmek münasiptir. Ve eğer bunun aksi zuhur edip Yezid’in askerine karşı koymak lazım gelirse, yine mümkündür ki zafer onlara teveccüh ede. Bu takdirde bu neticeden hazretinize ızdırap erişir.”
İmam Hüseyin:
“Ey Abdullah! Sefere çıkmağa niyet etmişim. Zira muhakkak surette bilirim ki Yezid, benden gafil değildir. Kâbe’nin mübarek toprağı âlemin kıblesi iken, dalalet ehl-i askerinin ayakları altında kalıp, saygısızlık yapılmasına benim sebep olmama rızam yoktur. İstemem ki bu kutsal toprakları kana bulayayım ve halkını perişan edeyim. En iyisi fitne ve zulmü bilerek buraya getirmemektir.”
Abdullah:
“Ey Peygamber Evladı, anlıyorum ki sefere çıkmaya mailsin. Hiç olmazsa Yemen tarafına yönel ki, memleket geniş olup kale ve hisarları çok ve hadsiz hesapsız, Hemedan kabilesi Ahmed Muhtar (Peygamber) hanedanının dostudur. Sen o diyara varıp yerleşecek olursan her taraftan halis yürekliler ve mücahitler toplanıp sana yardım ederler.”
İmam Hüseyin:
“Ey Abdullah! Senin ne kadar şefkatli olduğunu yakından bilirim. Sözlerinin benim için iyi bir öğüt olduğunu itiraf ederim. Fakat ne çare ki, kaza hâkimi irademi Irak tarafına çekmektedir.”
dedi ve Kuran dan şu ayeti okudu: “Her canlı ölümü tadacaktır. Sonunda bize döneceksiniz.” (Kuran, Ankebut Suresi, Ayet 57)
İmam Hüseyin’e gerek ehl-i beyt’ten ve gerekse İslam büyüklerinden Kûfe’ye gitmemesi için çok sayıda kişi buna benzer ricalar da bulundularsa da kar etmedi. Hüseyin, “Hikmet sırrı bize gizli kalmaz. Bana açık olanı siz bilmezsiniz.” diyordu.
* * *
[İşte Kerbelâ Olayı'nın sırrı bu küçük cümlecikte. Hz. Hüseyin islamın gidişatını, gerçekten uzaklaştığını görüyor, buna bir çare arıyordu. Mevcut olanaklarla buna çare bulmak imkânsızdı. Toplumu ikna etmek, oturup konuşmak, gerçekleri anlatmak mümkün görünmüyordu. Halen halk arasında söylenen gibi "Muaviye'nin pilavı yağlıydı". Ve insanların pek çoğu bugün de olduğu gibi çıkara önem veriyorlardı.
Toplumun bu gidişatını kökünden sarsacak ve dikkatleri çekecek bir olay gerekiyordu. Belki bu olay toplumun tekrar doğru düşünmesine, gerçekleri görmesine ve aklını başına toplamasına yardımcı olacak bir tokat niteliğinde olmalıydı.
İmam Hüseyin çözümü bu şekilde buldu. Bu düşüncesini en yakınlarına açtı ve gerçekleştirdi. Bunun için bütün ısrarlara rağmen fikrinden dönmedi. Haksızlığın, zulmün, bencilliğin karşısında hayatı pahasına dimdik durdu ve Tanrısal bir destanın ölmez kahramanı ve yol göstericisi oldu - VU]
* * *
İmam Hüseyin, Mekkelilere de veda ettikten sonra kendine bağlı olan kişiler ve akrabası ile beraber Mekke’den Kûfe yönüne, kaderine doğru yürüyüşe başlamıştı. Aynı gün, daha önce gönderdiği Müslim bin Akil, Kûfe’de yardımsız kalıyor, Yezid’in valisinin emri ile şehid ediliyordu.
İmam Hüseyin, Kerbelâ’da konakladığı zaman akrabası ve Ehl-i beyt kadınlarından oluşan yüz kişilik bir kafile halindeydiler. Müslim bin Akil’in şehit edildiğini yolda haber almışlardı. Yezid’in ordusu, kafileye burada yetişip Fırat nehri tarafında saf bağladı. İmam Hüseyin’e mektuplar yazıp, dini ve Müslümanları Yezid şerir’inden kurtarmasını isteyenlerin de içinde bulunduğu Muaviye oğlu Yezid’in ordusu o gün, tarihte benzeri görülmedik bir vahşet ve acımasızlıkla, Hz. Muhammed’in torunlarını meme emmekte olan çocuklara varıncaya dek şehit ettiler. (10 Muharrem H. 61)
Biz burada bu korkunç olayın ayrıntısına girmeyeceğiz. Kerbelâ Olayı öyle bir faciadır ki, Hz. Muhammed’in öpüp kokladığı bir başın acımasızca kesilip şehir şehir dolaştırılmasını, susuzluktan bunalmış meme emmekte olan bir masumun oklanıp şehit edilmesini, Hz. Muhammed’in torunlarından oluşan kadınların ve şehit cesetlerinin üzerine vahşetle saldırıp talan ve yağma edilmesini anlatmaktan insanlık adına utanç duyuyoruz.
Bütün bu faciayı görüp bilen, çocukları dahil en yakınlarının şehit edilmesine tanık olan, altı aylık yavrusunun kucağında oklanıp öldürüldüğünü gören, kendisinden sonraya kalacak Hz. Muhammed’in Ehl-i beyt’inin insafsız, vicdansız Yezid’e esir olacağını sezen Hüseyin’in, Kerbelâ faciası öncesinde, ölümün adım adım geldiğini özünde sezmemesi olanaksızdır. Böylesine bir facianın ortasında Hüseyin, inancının kutsallığını, imanının gücünü, Hakk’ın ve insanlığın zulme, batıla, ahlaksızlığa karşı olan zaferini cihana eşsiz biçimde göstermiştir. Ceddine ve ceddinin yoluna sahip çıkmış, soyuna layık olduğunu ispatlamıştır. Hüseyin yanındakilerle birlikte, insanoğluna, yücelme yolunda, insanlık ve Allah yolunda gerektiği zaman neler yapılabileceğini kimseye nasip olmayacak bir düzeyde öğretmiştir.
Diğer taraftan, insanların, çıkar uğruna nerelere kadar düşebileceklerini, ne ölçüde insafsız ve vicdansız olabileceklerini de Yezid ve peşindekiler Kerbelâ önünde göstermişlerdir.
Biri insanları yüceltiyor alabildiğine… Uyarıcı, yol gösterici, sözüne sadık, dürüst ve cesur.
Öteki, aşağılık, hilekâr, yalancı, bencil ve tiksindirici…
Kerbelâ meydanı o gün, insanların yüzyıllardan beri okuduğu ve sonsuza kadar da okumaya devam edeceği Tanrısal bir destana tanık oluyor.
Kerbelâ’da o gün yetmiş iki kişinin şehit edildiği söylenegelmiştir. Şimdiye kadar altmış üç Şehit’in adı zaptedilmiştir.
Dokuz kişi de İmam Hüseyin’in daha önce Kûfe’ye gönderdiği Müslim bin Akil ile birlikte şehit olmuştur. Büyük bir ihtimalle Kûfe şehitleri ile Kerbelâ şehitleri birleştirilmek suretiyle yetmiş iki sayısına varılmaktadır.
* A.Celalettin Ulusoy, Hacı Bektaş Veli ve Alevi Bektaşi Yolu.
Bkz. Serçeşme 25 (2006): 16-18.
