MUHARREM AYI VE AŞURE

Kategori: Alevilik, Araştırma Tarih 21 Dezember 2009

asure

Içindekiler

v SUNUŞ

v ORUÇ NEDİR?

v ORUÇ NİÇİN TUTULUR?

v ORUÇ NASIL TUTULMALIDIR?

v ORUÇ’UN HİKMETLERİ

v MUHARREM ORUCU

v MUHARREM ORUCU VE KUR’AN

v MATEM TUTMAK

v ON MUHARREM VE KANLA YAZILAN MESAJ

v MUHARREM ORUCUNUN YASAKLARI

v AŞURA

v KURBAN

v VE İMAM HÜSEYİN

v ANLAMAYANLARA

v MUHARREM AYI NEDEN DÖNMEKTEDİR?

v KİMLER ORUÇ TUTMAMALIDIR?

v AŞÛRÂ

v YEZİT NASIL HÜKÜMDAR OLDU?

v AŞURA FACİASI NEDEN?

v HZ. HÜSEYİN ÖLÜMÜN ÜSTÜNE YÜRÜYOR

v HZ. HÜSEYİN MEKKE’DE

v HZ. HÜSEYİN KERBELA YOLLARINDA

v SUNUŞ

Geçmişi inkar edebilirsiniz.

Geçmişe karşı da çıkabilirsiniz.

Ama geçmişi yok edemezsiniz.

Çünkü ortak geçmiş, bizim de geçmişimizdir.

Geçmişi yok etme gayreti boşunadır.

Geçmişi yok edersen, geleceksiz kalırsın.

Geçmişi inkar da öyle.

Çünkü insan, geçmişi anımsadığı ölçüde vardır ve geleceğe koşabilir.

Daha da önemlisi geçmişe bakarak nereye koşabileceğini bilebilir.

Geçmişi yok ederek yapılan her eylem, gün gelir, geçmişin hayaletleri tarafından geri püskürtülür.

Bu insanlık içinde, tarih içinde böyledir.

Tarih de tekerrürden ibârettir.

Tarihten ders alınırsa bir daha tekerrür etmez.

Eğer ders alınmazsa Kerbelalar devam eder.

İşte Kerbela, o dersi almanın adıdır. O olayı yapanları, o olayların faillerini kınayıp, yüreğimizde mahkum etmezsek, zalimin zulmü devam eder.

Zalimin zulmünü lanetlemiş bir inancın sahipleri olarak intikamcılığın peşinde olmamız asla söz konusu olamaz.

Yüreği kinle yüklü bir toplumun geleceği de olmaz ve güzel bir yaşamda kuramaz.

Çünkü, güzel bir yaşam tüm istediğimiz, geçmiş ve geleceği bir birine bağlı bir çevrede kurulabilir ancak…

İnsanlar bilmediklerinin düşmanı olurlar.

Kerbela ve o destanı yazan İmam Hüseyin bilinmelidir.

Muharrem ayı bilinmelidir.

Bilenler mazlumdan yana olup, insan olmanın destanını yazacaklardır.

Kerbela şahına ve tüm şehitlerimize selam olsun….

v ORUÇ NEDİR?

Orucun Arapçada kelime anlamı, “Savm ve siyam” olarak geçer.

Savm; Hareketsiz kalmak, susmak anlamındadır.

Hz. Meryem ana, çocuğunu babasız dünyaya getirince ilahi bir ses ona, “Sus” der. O da susar kimseyle konuşmaz.

İslam Ansiklopedisi, Kur’anda, Meryem Suresinde bir sesin Meryem’e;

“Ben acıyana savm adadım, bu gün kimseyle konuşmam.”[1]

Kur’an, savm kelimesinin, oruç tutmak ve susmak anlamın da iki şekilde kullanıldığına işaret etmektedir. Ansiklopedi, susmak ve oruç tutmak kelimeleri arasında bir bağ olduğunu vurguluyor ve belirtiyor.

Kur’an;

“Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sizin de üzerinize farz kılındı. Bu sayede korunmanız umulmaktadır”[2]

Ayetten de anlaşılacağı gibi İslam’ın kutsal kitabı Kur’an, Hz. Muhammed’e gelmeden önce, ki (Hz. Adem’den, Hz. Hatem’e kadar) peygamberler de oruç tuttuklarını belirtiyor. Tuttuklarına göre hangi orucu tutmuşlardır? İslam’dan önce orucun var olduğu ayetten de anlaşılmaktadır.

Hz. Adem’den beri oruç vardı. Dünyanın bütün büyük dinlerinde, belirli kutsal zamanlar sırasında ya da öncesinde veya özel nedenlerle oruç tutuluyordu. Bütün tarihi kaynaklar, oruç adetinin insanlığın eski bir geleneği olduğunda birleşiyor.

Bizim konumuz İslam’da oruç olduğuna göre onu irdeleyeceğiz.

Ayette de görüldügü gibi oruçtan amaç kötülüklerden korunmak, nefsi terbiye etmek, iyi ahlaklı bir insan olmaktır. Tanrı boş yere insanları aç bırakıp cezalandırmaz. Orucun gerçek anlamı kötülüklerden uzak durup, iyi ahlaklı olup tanrının buyruğunu yerine getirip olgun insan, yani “insan-ı kamil” olmaktır. Bütün ibadetlerden amaç insanın gerçek anlamda kendini bilen “insan” olmasıdır.

Kur’an’da oruç, vacip ve farz olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

Farz olan: bütün İslam alemine bildirilen oruçtur.

Vacip olan: bir dileğin yerine gelmesi veya işlenen bir suça tevbe etmek için tutulan “Nezir orucu”dur.

Bu tutulan oruçların iki yönü vardır; Zahir ve batın.

Zahiri yönü: Allah’a şükretmek, ola ki nefis aç kalınca yoksul, yetim, çaresiz ve sağlığı kendisini geçindirmeye yetmeyen insanlarımızın çaresizliklerini, ve sıkıntılarını hissedip, merhamet duyguları gelişip, vicdan muhakemesi çalışır, bu çaresiz insanlara yardım elini uzatılır.

Batini yönü: Gerçek müminin orucu ise senede 365 gündür. O kişi yaşamı boyunca halk için çalışır, paylaşımcıdır. Komşusu aç iken o tok gezemez. İnsanlar sefalette iken o saltanatta olamaz. O gerçek mümindir ki, sadece nefsini değil, yani midesini değil, bütün uzuvlarını harama bağlı tutar.

“Şeriatın emrettiği zahiri orucun yanında ayrıca tarikat ve hakikat oruçları da vardır”[3]

Zahiri oruç: gündüzleri yemekten içmekten ve mukarenetten kesilmektir. Ramazan ayında tutulur.

Hakikat orucu: Ömür boyu devam eder. Oruçlu, gece gündüz bütün azalarını kötü duygulardan muhafaza etmek mecburiyetindedir. Gıybet etmez, hiç bir fenalık düşünmez, kimseye zulmetmez, dövmez, sövmez, duygularını kötüye kullanmaz. Duygularını kötülüğe kullandığı anda, fiilen yapmasa da orucu bozulmuş olur. İşte asıl oruç budur. Çünkü Cenab-ı Fahr-i kainat sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki:

“Nice oruçlular vardır ki, oruçlarından onlara sadece bir açlık kalmıştır.”(İbn-i Mace)

Bu Hadis-i Şerif’ten anlaşılıyor ki, bir çok oruçlular iftar ediyorlar farkında değiller, hem de oruç tuttuklarını zannediyorlar. Görünüşte yemeyip, içmeyip oruç tutuyorlar, ama yaptıkları hareketler hiç de bir oruçlunun hareketine benzemiyor.

Dolayısı ile bir çok iftar edenler de vardır ki oruçludurlar, oruçları bozulmamıştır. Niyetleri daima istikamet üzerinde bulunur. Kötü duygu ve düşüncelerden kendilerini alıkoymuşlardır, istedikleri gibi hareket edemezler, istediklerini yiyip içemezler.

Hadis-i Kudsi’de “oruç benim içindir, mükafatını ben veririm” diye bildirilen oruç bu oruçtur.

Hakikat orucu: Hazret-i Allah’ın muhabbetini sırda muhafaza etmektir. Cenab-ı Hakk’ı görmek sır gözü iledir, yoksa baş gözü ile görülmez. O muhabbet çıkıp başka muhabbet girdiği zaman, hakikat ehlinin orucu bozulmuş olur. Onu kaza edecek ki, yani istiğfar edip aynı muhabbeti duyacak ki, orucu devam edebilsin. Çünkü o insanları Hazret-i Allah kendisi için halk etmiştir.

Hadis-i Kudsi’de “İnsan benim sırrımdır, ben de insanın sırrıyım” diye buyuruyor. Hz. Mevlana’da bir coşku halindeyken; “Söyletmeyin bana insanın ne olduğunu. Söylersem sizde yanarsınız bende yanarım.” Onlar daima Hakk iledir. Dolayısı ile Hazret-i Allah o kullarının başka bir şeyle meşgul olmasını da istemez. İşte Allah’ın “dosdoğru yolu”nda olan kamil insanlar bunlardır..

Bunların orucu da hakikat orucudur.

v ORUÇ NİÇİN TUTULUR?

Allah, irade sıfatını yalnız insanlara bahşetmiştir. İşte oruç iradenin imtihanıdır. Kiminle? kendi kendinle, hiç bir şeyle uslanmayan nefsin, oruç ile ıslahıdır. Çünkü açlık had safhada iken yememek, içmemek, iyilik için nefsin dizginlerini çekip iradeyi kullanmaktır, yani vücuda aklın hükmüdür. Kendi bedenine sözünün geçmesidir. Cenabı Allah bir kutsi hadisinde, “Oruç benim içindir, onun mükafatını da ben vereceğim.”

Niçin? Çünkü, Allah ile kul arasındadır. Tamamen kendi rızalığı ve kendi iradesi altındadır. Yeter ki oruç denilen bu muazzam bedeni İbadet şuurlu olarak aşkla yapılsın. Eğer birilerine görünmek adet yerini alsın diye yapılıyorsa, yani ruhu manası gayesi anlaşılmadan yapılıyorsa, gayeye hizmetten uzak olur.

Oruç, yalnız aç kalmak değil, aynı zamanda açı arayıp onu doyurmanın da adıdır.

Oruç, dili ile gönül kırıyorsa, eli ile yanlış yapıyorsa, ayağı ile yanlışa gidiyorsa, günlerce aç kalsa da amaca ulaşamaz.

Hz.Peygamberimiz de, “Birçok insan vardır ki, bu zavallıların alacağı sevap, aç ve susuz kalmaktan ibarettir” diye buyurmasının gerçeği budur.

Oruç, tüm uzuvlarıyla Allah rızasına tutulmalıdır.

v ORUÇ NASIL TUTULMALIDIR?

Oruç, Beden orucu olmalıdır. Gözün orucu, gafletten men olunmasıdır. Dilin orucu, yalandan, gıybetten, dedikodudan uzaklaşmaktır. Kulağın orucu, yasaklanmış şeyleri işitmemektir. Nefsin orucu, hırs ve şehvetten kendisini korumasıdır.

Kalbin orucu, bütün nefsani duygulardan arınıp beşeri sevgiden uzaklaşmaktır.

Ruhun orucu, dünya malına tamah etmemektir. Sırrın orucu, Hakk’tan gayrisini görmemektir. Batındaki oruç, kalbe, ruha, sırradır.

İşte oruç bütün vücudun azalarıyla tutulmalıdır. Oruç tutuyor görüneceksin yalan söyleyeceksin, küfür içinde olacaksın, başkaları da niçin benim gibi oruç tutmuyor diye cana kıyacaksın ve sonunda oruç tuttum Allah kabul eyler diyeceksin. Böyle orucu Allah kabul eder mi? Oruç tutan insan kalp kırmak değil, kırılan kalbi tamir etmektir. Oruçluyum diye ona buna saldırmak değil, örnek insan, yani kamil insan olmaktır.

İnsanları sevmek, bağışlamak, acımak ve yardım etmektir. Allah kavramı da bu değil midir? Cenabı Allah “Oruçlunun ağız kokusunu severim” diye buyuruyor. Bu koku, çirkin açlık kokusu mudur? Hayır, ya nedir? O oruçlu ağızda hile bulunmaz, yalan ağzın yanına gelmez, kimseyi aldatamaz. Çünkü, Kainatta Allahsız bir zerre görmez ki! Nasıl aldatabilir ki!

Hakk aşığı da ne güzel söylemiş;

“Sevap istersen öldür yalanı

Cennet istersen incitme canı.”

Öyleyse kötülükle karşılaştığımız zaman kendi kendimize, dikkat et oruçlusun, yani Allah’ın sıfatısın. Ayıpları görmeyeceksin, örteceksin, kötülükleri iyilikle karşılayıp, güzelliğin ne olduğunu göstereceksin, işte oruç budur.

Düşününüz, hayvanı bir yere bağlayıp yiyecek vermeyip aç bırakırsan, bu oruç mudur? Hayır, oruç aşkla, şevkle ve şuurlu tutulmanın adıdır. Midenin açlığı değildir.

Hz.İmam Ali şöyle buyuruyor;

“Bedenin orucu, irade ve ihtiyarla azaptan korkup sevaba girmeyi, ecre (sevap) nail olmayı dileyerek yemekten kesilmektir. Nefsin orucu, beş duyguyu öbür suçlardan çekmek, kalbi de bütün şer sebeplerinden ayırmaktır. Kalbin orucu dilin orucundan, dilin orucu ise, midenin orucundan hayırlıdır.”[4]

Şahların şahı da bütün uzuvlarımızla oruçlu olmamızı istiyor.

Bir atasözümüzde şöyle der; “Mümin korumalı nefsini kibirden / Ağzını küfürden, gönlünü kirden.”

Evet önemli olan kinden kibirden, şehvetten, buğuzdan, azgınlıktan, cürümden, haramdan kısaca bütün kötülüklerden arınmaktır oruç.

Hz.İmam Ali efendimiz, “Bir bölük halk, sevap için Allah’a kulluk ederler, bu kulluk tacirlerin kulluğu, bir bölükte Allah’a korkarak ibadet eder, bu kölenin ibadetidir. Bir bölükse Allah’a şükrederek kulluk eder işte hür kişilerin kulluğu budur.”

Oruç da bir ibadet olduğuna göre tacirlerin, kölelerin ibadeti gibi değil, özgür iradeyle, aşkla, sevgiyle tutulan oruç, yapılan ibadet makbul olduğunun altını çizmektedir.

Oruç iki türlü tutulur;

Bedenin orucu; irade ve ihtiyarla azaptan korkup, sevaba girmeyi ecre nail olmayı, dileyerek yemekten kesilmektir. Nefsin orucu; beş duyguyu öbür suçlardan çekip, kalbi de bütün şer sebeplerden ayırmaktır.

v ORUÇ’UN HİKMETLERİ

Orucun batini anlamdaki hikmetleri de şöyledir;

Birinci hikmet; Oruç tutan kendini kontrol ederek, iradeye ve nefse sahip olarak düzgün insan olmanın seyrini yapar. Allah’ın ahlakıyla bezenir, eline, beline, diline sahip olur.

İkinci hikmet; Oruçlu insan bir şey yapmış olmanın rahatlığıyla gönlünde huzur bulur. Huzur demek ise, Allah’la muhabbet etmektir.

Hakk aşığı şöyle der;

“Muhabbetle bulanlar buldu Hakk’ı

Muhabbetsiz kulun Hakk’ta ne var hakkı.”

Oruçta kıble; “Her nereye dönersen Allah’ın cemalini görürsün”[5]

Her tarafı kıble edip ibadet halinde olursun, yön ve şekilden uzaklaşıp yeryüzünü mabet edinmektir.

Üçüncü hikmet; Aç olan insan aç olanın halinden anlar. Açlığını yüreğinde hisseder, yardım eder, aç doyurur, lokmasını paylaşır, yaratanına aç olanlar için yalvarır. Peygamberimiz de; “Komşunuz aç iken, siz tok olup gerçek mümin olamazsınız” diye buyuruyor.

Cömertlik aşık olanlara mahsustur. Bu hikmetin farkına varır. Allah cömerttir, cömert olanı da sever, deyip cömertlerle birlikte cömertlik, makamının sırrına vakıf olursunuz.

Dördüncü hikmet; Kazancınız yani ekmeğiniz, tuzunuz helal olmalıdır. Helalından kazanmak lazımdır, kul hakkı yememek lazımdır. Aç kalarak, kul hakkının ne kadar önemli olduğunun bilincine varıp, başkalarının açlığının sırrına ermektir. Yüce peygamberimiz; “Nefsini bilen, Rabbini bilir,” diye buyurmasının hikmeti budur.

Beşinci hikmet; Hakiki oruçlu insan, kınından sıyrılan bir “İnsan-ı kamil”dir. o makamda yapılan ibadet “Amel” olup Hakk’ın dergahına yazılır.[6]

v MUHARREM ORUCU

Kur’anda oruçla ilgili ayetleri ana başlıklarıyla açıklayacak olursak;

“Hastalık, yada yolculuk sebebiyle oruç tutamayanlar tutamadıkları günlerin sayısı kadar başka günlerde oruç tutarlar”[7]

“Kuran’da hacla ilgili bazı eksikliklerde orucun fidye olarak tutulması”[8]

“Yanlışlıkla ölüme sebebiyet verip, köle affetme cezasını yerine getirmeyenlerin, iki ay kesintisiz oruç tutması”[9]

“Yemin bozanların kefaret olarak oruç tutması”[10]

“Hacda avlanma yasağını çiğneyenin kefaret olarak oruç tutması”[11]

“Hanımların cahiliye adetlerinde olduğu gibi anası, kız kardeşi gibi yakın akrabası ilan edip, boşanmaya kalkmanın cezası olan köle azadını yerine getiremeyenleri, kesintisiz iki ay oruç tutması geçer.”[12]

Görüldüğü gibi Kur’an bazı suçların cezasında orucun, suçun dünyevi karşılığı olarak tutulmasını söyler.

Asıl başlıklarıyla inceleyecek olursak:

Katl (Kefaret) orucu: “Her halde bir Müslüman’a layık değil ki, haksız olarak bir Müslüman’ı bile bile öldüre. Her kim bir ehli imanı bilmezlikle ölümüne sebep olsa, esir olmuş bir Müslüman kul veya cariyenin azat edilmesi üzerine farz olur, ve birde ölünün sahibi aldığı o diyeti sadaka ede veya hiç almaya. Eğer ölü size düşman bir kabileden olsa bile mümindir, bir Müslüman esiri bay olsun bayan olsun azat etmesi katil üzerine borç olur. Öldürülen aranızda ahitleşme olan bir kavimdense ailesine kan parası vermek, ve bir mümin köle azat etmesi gerekir, bunları yapmayan Allah’a tövbe ederek iki ay birbiri ardına oruç tutmalıdır.”[13]

Kur’an, zalim olanları, insan canı alan katilleri lanetlediği gibi diyet ödemekle yani, ceza olarak da iki ay kefaret orucu tutup aç kalmayı emrediyor. Kerbelanın katilleri acaba bu orucu yaşadılar mı bilemem.

“Bir mümini kasten öldürene gelince onun cezası, içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. Allah gazap etmiştir böylesine, lanetlemiştir onu, çok büyük bir azap hazırlanmıştır ona.”[14]

Günümüz dünyasında bunun yaşanmasına imkan var mıdır? Diğer bir deyimle, adam öldürüp sonrada iki ay oruç tutup, kurtulmanın yolu olur mu? Yoktur. Çünkü, yasalarımız onun takipçisi olacaktır. Kişinin, yasaların dışında vicdani, ahlaki bir sorumluluğunun bilincinde olunmasıdır. Allah’ın affetmediğinin bilinmesidir.

Muharrem orucu: Konumuzun başlığı da budur ve asıl konumuzdur. Bu konunun üzerinde etraflıca durmaya ve irdelemeye çalışacağız. Bilindiği gibi Muharrem ayı kutsal bir aydır. Bu ay haram aylardandır. Bu ayda savaş yapmayı yüce kitabımız kutsallığından dolayı yasaklamıştır. Muharrem ayı hicri takvimin ilk ayıdır, ve oruçta bu ayın birinde başlar. Yani hicri yılbaşında başlar. Kurban bayramının birinci gününden itibaren yirmi gün sayılır, yirmi birinci gün oruç tutulur. Muharrem orucu denmesinin altında, muharrem ayı yatmaktadır. Muharrem ayının kutsallığı söz konusudur. Muharrem orucuyla ilgili hakim zihniyetin görüşü şudur; Ramazan orucu gelince muharrem orucu nesh (Kur’an’ı kerim de sonda gelen bir ayetini, önce gelmiş bir ayetteki hükmü değiştirmesi, kaldırması, hükümsüz bırakması) edilmiştir. Bazı fıkıhçılara göre nesh olayı vardır, diğerlerine göre ise yoktur. Var ise hangi ayetin nesh edildiğini, hangisinin edilmediği şüphesi içimizde belirmeyecek midir? İmanla güman (Şüphe) bir arada olması şirk değil midir?

Hangi ayet yürürlükten kalkmıştır, hangisi kalkmamıştır? Ve bunun ölçüsü nedir? Kim bilecek, kim söyleyecek. Mademki nesh edilmiştir, niçin yerinde durmaktadır?

Nesh edildiğini varsayalım; Bu orucu Peygamber efendimiz tutmuş mudur, tutmamış mıdır? Tuttu ise, Peygamberimiz nesh edildiğini bilmiyor muydu? Tutmadığını söyleyenlere şunu sormak isterim? Peygamber efendimize Kur’an 40 yaşında geldiğine göre, Kuran’dan önce Peygamberimizin tuttuğu oruç yok muydu? İbadeti yok muydu? Ramazan orucu vardı ve onu tutuyordu diyenlere de yine sormak isterim:

Ramazan orucu Kur’anda hangi surededir?

-Bakara suresindedir.

Bakara suresi Kur’an’ın iniş sırasına göre kaçıncı suredir?

-92’nci suredir.[15]

kuranın tamamı kaç suredir?

-114 suredir.

-Kur’an kaç yılda gelmiştir?

-23 yılda.

-23 yılda 114 sure nüzul olduğuna göre, 92. surenin inişi takribi kaç yıla tekabül eder?

-Takriben 20 yıl olsa, Hz.Peygambere 1.Surenin nüzulu 40 yaşında gelmeye başladıysa, bir 20 yıl daha üzerine eklersek yaşı 60 dır. Hakk’a yürüdüğü yaş ise 63 tür. 60 yıl hangi orucu tutmuştur? (Ramazan orucu Mekke’de değil, Medine de nazil olmuştur.)

Diğer bir deyimle, Bakara suresi gelinceye kadar hangi oruç tutulmuştur?

–Muharrem orucu tutulmuştur. (Bir çok kaynakta vardır.)

Muharrem orucunu da tüm “Yasin ailesi” (Peygamber ailesi) tutmuştur.

Evet o gün Kur’an indirilmeden önce Fatiha, İhlas yoktu, ramazan orucu yoktu!

Niçin? Çünkü, henüz Kur’an indirilmemişti.

O zaman ne vardı? Hangi oruç, hangi ibadet vardı? Yüce kitabımızın ibadetin şekli ile ilgili gösterdiği adres tevhid dininin şekli yanını gelenekleştiren ilk peygamber Hz. İbrahim’dir… Ve ona uymamızı istiyor.

Hz.İbrahim, olmayan orucu, olmayan ibadeti mi yapıyordu? Oysa peygamberlerin görevi din icat etmek mi, yoksa var olanı kemalete erdirmek miydi? Peygamberin dini denmez, Allah’ın dini denir.

Efendim! Her peygamber kendinden önce gelen peygamberin şeriatının kaldırıldığı iddiasına gelince; Yüce kitabımızın buyurur ki;

“Allah’ın bundan önce gelip geçenler hakkında uyguladığı yasa budur. Allah’ın kanunun da/ tavrında/ davranışında bir değişiklik bulamazsınız.”[16]

“Bu Allah’ın öteden beri işleyip duran yolun yasasıdır. Allah’ın yolunda ve yasasında hiçbir değişme bulamazsınız.”[17]

“Senden önce gönderdiğimiz Resullerimize uygulanan yöntemde buydu. Sen bizim yol ve yöntemimizde değişme bulamazsın”[18] denilmektedir.

Allah’ın yol ve yönteminde değişiklik olmadığına göre peygamberimizin ve ondan önce gelmiş geçmiş tüm peygamberler oruç tutuyorlar mıydı? Tutuyorlarsa hangi orucu tutuyorlardı? Peygamber efendimizin yaptığını yapmak, tuttuğunu tutmak sünnet ise muharrem orucunu neden tutmuyorsunuz? Ve neden yok diyorsunuz? Namaza gelince; Peygamber efendimizin bedeni hareketlerle yaptığına sünnet deyip onu farzlaştırırken, Muharreme gelince bütün Peygamberlerin tuttuğu bu orucu neden yok sayıyorsunuz?

Namazın şekliyle, vaktiyle, duasıyla rekatıyla ilgili Kur’an da hangi ayetleri gösterebilirsiniz. Çünkü, Kur’an, namazın tarifini yapmamıştır. Kılınan namazın şekli Kur’an’ın emri değil, geleneğin uygulamasıdır.

Geleneği din edineceksiniz, Peygamberimizin tuttuğu ve tarihsel kaynaklara göre tüm peygamberlerin şükrane olarak tuttuğu orucu yok sayacaksınız. İşte buna insafsızlık ve körlük denir. “El insaf min el iman” (insafı olmayanın imanı olmaz).

Bu orucu tutanlar hakikat orucu deyip bütün uzuvları ile yaşayıp gönül kırıp can incitmezken, Ramazan tutmayanlar neden hor görülür? Hatta zulmedilir, incitilir. Orucun diğer adı “susmak” olduğuna göre niçin susmaz, can incitirsiniz, niçin?

Niçin sadece aç kalmayı oruç sayıyorsunuz?

Niçin; bütün bedeni ve ruhani hareketlerinize iradenizi hakim kılmıyorsunuz?

Niçin; ahlaki boyutunuza orucunuzu hakim kılmıyorsunuz! Açlık insanı bir yere taşımaz…. Peygamberlerin tuttuğu hakiki orucu tut ki, amaca ulaşasın… Tut ki; amel defterin Ehlibeytten yana olsun…

Tut ki; Bütün peygamberlerin şefaatına mazhar olasın…

Aleviler, Kur’an daki pek çok hükmün ve buyruğun zaman ve mekana kayıtlı olduğuna inanır. Türk boylarının sosyal yaşamı dikkate alındığında bir ay boyunca yemeden içmeden kesilip oruç nasıl tutacaklardır? Sürekli yer değiştiren, göçebe hayat süren, dağlarda otlak arayan yoksul insanlara zulüm olmazmıydı? Merhameti ve şefkati bol olan, “dinde zorluğun olmadığını” bildiren yüce Tanrının böylesi bir zorluğu kullarından istemesi mümkünmüdür?

Muharrem orucunu neden tutuyoruz sorusuna gelince?

Yüce kitabımızın emri olduğu için,

Peygamberimiz ve tüm peygamberler tuttuğu için,

Peygamber Ehlibeytinin sevgisi için,

Ahlaklı ve erdemli bir insan olup kötülüklerden uzak olamak için,

Nefsimizi ıslah edip “insan-ı kamil” olmak için,

tutuyoruz. Ve altını çizerek yazıyorum; Aleviler Muharrem ayında, muharrem orucunu tutuyorlar. Peygamberlerin tuttuğu hakiki orucu tutuyorlar. Bütün peygamberlere kurtuluş olan bu kutsal ay ve o kutsal ayın kurtuluş şükranesine tutulan oruç, bizlere de kurtuluş olur şükranesiyle tutuyoruz. Çünkü, Ehlibeytten yana olmak demek kurtuluşa erenlerden olmak demektir. Bu oruç Alevilerin uydurduğu bir oruç değildir.

Peygamberlere kurtuluş olan muharrem ayı, İslam peygamberin torunlarına kan, can, zulüm olur. O kutsal muharrem ayının onuncu günü kerbelada peygamber torunu İmam Hüseyin ve ailesine, sevdiklerine ölüm / şahadet olur. Kurtuluş ayı Ehlibeytin izinden gidenler/ sevenler tarafından mateme dönüştürülüp;

“Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im” feryatları / çığlıkları olur. O çığlıklar ki semayı bile ağlatır. Peygamberlere kurtuluş olan ay; Ehlibeyte şehadet, gözyaşı ve matem olmuştur. Bu kutsal ay Ehlibeyte sevgi ve muhabbet besleyenler için de kurtuluş olacaktır. Çünkü; onlar, Nuh’un gemisi misalidirler. Her kim o gemiye binerse kurtuluşa erenlerden olacaktır. Hz. Peygamber efendimiz buyurmuyor mu!; “Benim Ehlibeytim Nuh’un gemisi gibidir. Ona binen kurtulur, binemeyenler de helak olur” diye.

Aleviler, muharrem orucunu tutarlar ve de İmam Hüseyin’e gözyaşı dökerler, karalar giyip matem tutarlar. O gözyaşları İmam Hüseyin için bir vefa borcudur. O vefa aslın da tüm insanlığın, insan olanların borcudur.

Çünkü, orada insanlığın, insan olmanın, mazlumluğun, iyiliklerin kavgası vardı. O kavganın sembolü de İmam Hüseyin’di. Biz İşte o değerlere ağlıyoruz… İmam Hüseyin’le birlikte yitirilen değerlere ağlıyoruz. Orada ölen, yok olan İmam Hüseyin değil, insanlığın gönlünde lanetlenen zalimlik/ gaddarlıktı. Kim bu değerlere saygı duymaz. Peygamberlere kurtuluş olup şükrane olan muharrem ayı Ehlibeyt’e can ve kan olur. Onun için muharrem ayını, Peygamber efendimizi ve onun Ehlibeytini sevenler muharremi mateme çevirmişler ve diğer bir adı da matem ayı olmuştur. Peygamberimiz; “Ben şefaatimi sizlerin, Ehlibeytime davranış şeklinize göre uygulayacağım” diye buyurur. Başka bir hadisinde de, “Herşeyin aslı ve esası vardır, dinin aslı ve esası da Ehlibeyt’tir” ve Kuran’da Şura Suresinin 23. ayetinde Ehlibeyt’in sevgisini inananlara farz kılmıştır. İşte biz o değerlere matem tutar ve Ehlibeyti severiz.

Şu bizim inanimi

Bir imana benzemez.

Anlayanlara manamız çok

Pes gümana benzemez

Mekanımız engindir

Menzilimiz yüce

Ayrı gider göçümüz

Bir kervana benzemez.

Kıblemiz kabe’dir

Yıktığımız nefsimizdir

Tamaşamız, seyranımız

Bir seyrana benzemez.

Namazımız dara durmak

Orucumuz sabretmek

Biz bir oruç tutarız ki

Ramazana benzemez.

Abdestimiz katlanmak

Gusülümüz hem kemerbest

Biz bir zekat veririz ki

Fitreye benzemez.

Danışmayın ey sofular

Karışmayın bu sohbete

Bu bir kuş dilidir ki

Dil imrana benzemez.

Süleymanlar içinde

Ali’dir Süleyman’ımız

Bizim Süleyman’ımız

Süleymanlara benzemez.

Ey Nesimi sen seni

Bir mani bilir sanırsın

Biz bir deniz geçeriz ki

Bir deryaya benzemez.

[ Seyyit Nesimi ]

v MUHARREM ORUCU VE KUR’AN

Muharrem orucunun Kur’an kaynaklarına gelince;

“Ey inananlar! Oruç sizden evvel ki kitap ehli olanlara farz kılındığı gibi, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız diye, size de farz kılındı.”[19] denilmektedir. Bu ayetten de anlaşılacağı gibi diğer peygamberlere de İslam dininin kuralları tebliğ edilmiştir. Bu kuralları Yüce Peygamber efendimiz de yaşamıştır, Hz. İmam Ali de yaşamıştır. Çünkü, bütün peygamberlere farz kılınmıştır.

“Ramazan ayının orucu henüz emredilmeden evvel, Hz. Muhammed, muharrem ayında Hira mağarasına inzivaya çekilerek, oruç ibadetini tamamlarmış. Sonunda da Nuh Peygamberin kurtuluş çorbasını pişirip fakir, fukarayı doyururmuş.”[20]

Ve aynı kitap devamla;

“Muhammed den evvel olan kitap ehli Peygamberlere hangi oruç farz kılınmıştı?”[21] Muharremin birinden onuna kadar olan sayılı günler mi kılınmıştı? Yoksa, Hz Muhammed Miraca gidip geldikten sonra, Medine’de inen Bakara suresinin 185. Ayeti ile farz kılınan ramazan orucu mudur? Kur’an bakara suresinin Medine de geldiğini verir. Hz. Muhammed’in Mekke’den, Medine’ye hicreti miladi tarih 621’dir. Görülüyor ki, ramazan orucunu farz kılan ayet hicretten sonra gelmiştir. Muharrem ayının kutsallığı bundan çok ileri tarihlere dayanır. Ve bu da Kur’an da net bir şekilde açıklanıyor,” diye yazmaktadır.

Kur’an; “Oruç, sayılı günlerdir. İçinizden biri hastalanır, yahut yolda bulunursa orucunu yer. Sonra başka günlerde, o yediği gün sayısınca oruç tutar. Kime oruç zor gelirse her gün için bir yoksulu doyurur…..”

“Oruç, Allah’a karşı gelenlere emredilmiştir. Salih kullar müstesna tutulmuştur. Çünkü aç kalmak ibadetten sayılmaz. Orucun manası nefsi ıslah etmek demektir. Salih kullar zaten nefsini ıslah etmişlerdir. Nefsini ıslah etmeyen zaten mümin olamaz”[22]

“Oruçların en hayırlısı yalan, hile ve haksızlığı terk etmektir.”[23]

“Hz. Musa’ya kırk gün gece ikrarlanmasına ol otuzu verdik ol otuzu on gece ile tamam ettik ve Hz. Musa dahi kardeşi Harun’a dedi; sen yerime vekilsin Aşiret arasında olan işleri sulh et bu emrimin icrasını yapmayan fesatçılara tabi olma,”[24] denilmektedir.

“Bu emirlerden on gün ve geceye and içen Allah’ın bu gün ve gecelerini oruçla geçirenlerin Allah’a itaat edenler olacağını açıklaması da Muharrem orucunun Allah’ın emrettiği ve müminlerce tutulması gereken oruç olduğunun en açık kanıtıdır.

“ŞEHİHALMÜŞLEM” kitapta Hz. Muhammed’in on gün muharrem orucu tuttuğunu ve Hüseyin’e matem diye oruç tutturduğunu yazmaktadır. Gene aynı kaynakta Muharrem orucunun Hz. peygamber döneminde farz olduğunu, peygamberin Hakk’a yürümesinden sonra müminlerin orucu olan muharremin tutulmadığını yazmaktadır.”[25]

“Andolsun fecre / On geceye.”[26]

Bu ayetlerin muharrem ayında birleştiklerine dair bir çok kaynaklar mevcuttur. Aleviler de bu orucu Allah rızasına, Ehlibeyt aşkına tutmaktadırlar.

Birini tutan Hakk’ın yeter

İkisini tutan günahın atar

Üçünü tutanlar cennette yatar

Engür olmuş Hakk ceminde ezilir.

Dördünü tutana veli dediler

Beşini tutana ulu dediler

Altısını tutana dolu dediler

Engür olmuş Hakk ceminde ezilir.

Yedisin tutan havada uçar

Sekizin tutan hülleler biçer

Dokuzun tutan cennetin açar

Engür olmuş Hakk ceminde ezilir.

Pir Sultan Abdal’ım onunda zahmet

On birini tutana indi rahmet

On iki tutana nasiptir cennet

Engür olmuş Hakk ceminde ezilir.

[ Pir Sultan Abdal ]

Bunları yazdıktan sonra, şunu söylemek istiyorum. Kişi ister Muharrem orucunu, ister ramazan orucunu tutar ve yaşar. Ve bunları Allah rızasına yapar. Her şey Allah rızası içindir. Kimsenin kimseyi kınaması ve “yanlış”tır demesi hem o insanı ve hem de Allah’ı incitir.

Çünkü; Yüce kitabımız “LA İKRAHE FİD DİN.” (Dinde zorlama yoktur.) Çünkü, Din vicdan harekatıdır. Allah ile kul arasındadır diyerek dine inanmayanları korumaya çalışırken, Kur’an-i yorum farklılığından dolayı İslam’ı yaşayanlara neden zulüm edilir?

Bir insan isterse Kur’an’ın bütün şekli boyutunu yaşayabilir ve isterse de Kur’an’ı derinliklerin;yani asıl olan mesajını kavrayıp uygulayabilir. İslam’ın asıl amacı öz boyutudur. Çünkü Kur’an geliş yoluna bakmaz sonuca bakar, sonuçla ilgilenir. Din amaç değil, Tanrı’ya gitmede sadece araçlardan biridir.

İbni Kayyum; “Hakk’a varış hangi yoldan olursa olsun Allah’ın dini ve emri içerisindedir,” der. Yani;asıl amaç Hakk’a varmaktır. İşte orucu da hakikat orucu olarak tutacaksın ki Allah’ın muhabbetini sırda muhafaza edebilesin.

v MATEM TUTMAK

Atlarının üzerinde dimdik, ellerinde mızrak ve kalkanlarıyla vakur bir havayla Şam sokaklarından geçiyorlardı. Suskun ve yıldırılmış halk derin bir acıyla geçenleri izliyordu: Yer yer feryatlar duyuluyordu. Çıplak develere bindirilmiş Ehlibeyt kadınları içler acısı durumdaydılar, perişandılar, bitkinlerdi. Acıların sonsuzluğunu yaşıyorlardı.

Şam mescitlerinden Ezan-ı Muhammedi okunuyordu. Mızraklarının uçlarında yirmi iki baş taşıyorlardı. Bu başlar tanınmıyorlardı, kanlar içindeydiler.

Bu başlardan birisi, alemlerin rahmeti Hz. Muhammed’in gözbebeği, “Onu inciten beni incitir” dediği İmam Hüseyin’in başıydı.

O mübarek baş yaşamı boyunca zulme ve haksızlığa eğilmemişti. Dedesi Hz. Muhammed Mustafa’nın öpüp kokladığı baştı. Kanlara ve topraklara bulanmış yüzü halen gülüyordu.Onca zulüm ve acı onu inancından ve davasından koparamamıştı. Gözleri açıktı ve sanki haykırmak istiyordu; “Zulme boyun eğmeyin, sonu ölüm olsa bile” Ehlibeyt kadınları çıplak develer üzerinde perişandılar. Bunlar; alemlerin rahmetinin ev halkıydı, kadınlarıydı, namusuydu. Dolayısıyla da İslam aleminin de namusuydular ve bizlere emanet edilen iki emanetten biriydiler. Emanetler Şam sokakların da halka teşhir ediliyorlardı.

Mescitlerden Ezan-ı Muhammedi okunuyordu. Muhammed den şefaat diliyorlardı. O gün Kerbela da güneş batmıştı. Güneşin isyanı ve kerbelanın zulmü vardı. Yer gök feryatlar içindeydi. Kerbela da kan ve gözyaşları vardı. Kısaca yer ve gök mateme bürünmüştü.

Düştü Hüseyin atından sahray-ı kerbalaya

Cibril git haber ver sultan-ı Enbiya’ya.

[ Kazım Paşa ]

İşte kerbela dan kısa bir kesit. İnsan olan kim ağlamaz ve matem tutmaz ki? Öyleyse sormak lazımdır;

Matem nedir?

Matem: Yas tutmak anlamındadır. İslam’da matem yoktur diyenlere şunu sormak lazımdır? İslam, duygusu, aşkı, hüznü olmayan kupkuru bir din midir? İnsan komşusu bile ölse radyosunu veya televizyonunu kapatarak o ailenin acısına ortak olur. Hz. Muhammed ailesinin kan ağladığı bir günde nasıl olur da hüzünlenilmez, onlarla birlikte matem tutulmaz. Hıristiyanlar Hz. İsa’nın bindiği zannedilen beyaz katırın nalını mücevher sanduka içinde saklarken, kendilerine Müslüman’ım diyen zalim güruh ise Resulullahın çocuklarını 35 yıl sonra parçaladılar. Ailesini darmadağan ettiler. Sevenleri ise halen gözyaşı dökmektedirler, matemdedirler. Bu matemi, Ehlibeyti sevenler ve onların yolunu sürenler Hz. İmam Hüseyin’in şahadetinden beri yaşıyorlar. Su içmeyerek, eğlence, düğün v.s. yapmayarak, muharrem orucunu tutarak onların acılarına da ortak oluyorlar. Su içmeyerek susuzluğun ne demek olduğunu tâ yüreklerinin derinliklerinde hissediyorlar. Oruç tutarak nefis denen yaramaz fiillerini ıslah ediyorlar. Zaten oruç bütün bedenin orucu değil midir?

Muharrem ayı öyle bir ay ki; Allah’ın bizlere sevmeyi farz kıldığı

“Muhammed, Ehlibeyt’inin kan ağladığı gündür. Başsız mübarek cesetlerin Kerbela çöllerinde kanlar içinde mızraklar ucunda gezdirildiği gündür. Bu ayda arş-ı alem mateme bürünüp karalar bağlamıştır.”

Kabe’nin siyahlara bürünmesi matem sırrını bizlere ispat etmiyor mu? Matem çekenlerin kalbine kara taş basması Kabe’nin göğsünde taşıdığı kara taş (Hacer-ül esvet) bunu hatırlatmıyor mu? Zemzem suyu gözyaşı değil midir? Hz. İmam Hüseyin şehit olmakla dedesi Muhammed Mustafa’nın ve babası İmam Ali’yyel Murtaza’nın yakmış olduğu ışığın sönmemesini sağlamıştır. Onların canı pahasına İslam ışığı sönmemiştir. Hak için,adalet için,insanca ve korkusuzca yaşamanın onuru için, şahadet şerbetini içmişlerdir. Hz. İmam Hüseyin’e gitme küfeliler vefasızdır diyenlere; “Evet dedikleriniz doğrudur, fakat zulüm altında inleyen mazlumların Tek ümit ışığı biziz. Bir can için bu mazlumların ümit ışığını nasıl söndüreyim” diye buyurmuştur.

O ümit; sevenlerine şefaat olarak dönecektir.

O ümit; yolunu sürenlere kurtuluş olacaktır. Ahlaklı yaşam olacaktır. Dosdoğru yolda olmayanlara karşı başkaldırı olacaktır.

Bu ay Ehlibeyti seven ile sevmeyenin ayrıştığı aydır. Tevella ve teberra ayıdır.

Alevilikte, “Tevella ve teberra” kavram çifti var. Tevella da Veli kavramı var. Yani Velayet (Dostluk) dairesine girmek demek. Bu ilahi dostluk, menfaatsiz ve riyasız olarak, Allah’ı sevenlerle Sevgi Rabıtası içine girmektir. İman edip yararlı iş yapınca Rahman bir sevgi yaratacak diyordu ya. Sevgi dairesine girdiğin zaman kendiliğinden Tebarra gerçekleşir. Teberra, beri olmak demek, kastedilen Allah’ın sevmediklerinden beri olmaktır.”[27] Bu ay mah-ı muharremdir.

Matem donunu giydi bulutlar bölük bölük

Baran gamında koptu vü tufan ya Hüseyin.

Gökler boyandı mateme gün giydi karalar

Mahv oldu arada mah-ı taban ya Hüseyin.

Hz. Hüseyin sevenle sevmeyenin terazisi olarak can vermiştir. Evet sizler terazinin hangi yanındasınız? Sevenlerden mi, sevmeyenlerden mi?

v ON MUHARREM VE KANLA YAZILAN MESAJ

Tarih 10 Ekim 680, günlerden Cuma, vakit öğleden sonra ikindi.

Yer; Kerbela,

Eli silah tutan bütün erkekler kılıçtan geçirilmişti. En son şehit de Muhammed evladı Şehitler şahı İmam Hüseyin’di. Bu Faciadan sadece İmam Zeynel Abidin kurtulmuştur. O da hastadır, çaresizdir.

Ehlibeyt kadınları etten duvar oluşturarak can pahasına korumuşlardır onu. Ve o örülen etten duvarı kıramamışlardır.

İmam Hüseyin’in vasiyeti vardır o yiğit kadınlara. Onu koruyun, zalime teslim etmeyin.

Bir tarih kana bulanmıştır, figana bulanmıştır, Kanla yazılmıştır.

O tarihten bu yana sevenleri olarak cümle alem yastadır. Alem matemdedir.

Çünkü; Hakk Muhammed Ali yoluna ikrar verilmiştir. O yol sürülecektir, o yol gidilecektir.

O yola olan sevgimizden dolayı göz yaşı döküyoruz.

O yola verdiğimiz ikrardan dolayı matem tutuyoruz.

Gözyaşı dökmesini bilmeyen insanın içinde sevgi ve bağlılık olmaz. Riyasızca sevmenin kanıtıdır göz yaşı.

Bağlılığın, muhabbetin en güzelidir, içtenliğidir gözyaşı.

İmam Hüseyin’e ağlamak; Onlara zulüm yapanları lanetlemektir.

İmam Hüseyin’e ağlamak; Alemlerin serveri, Muhammed Mustafa’nın yakmış olduğu ışığın sönmemesi için, evladını, yakınlarını, kendisine ikrar verenlerin, O ilkelerin yaşaması için canlarını verdikleri bu değerleri koruyanlara destek vermektir, onlardan yana olmaktır. Onların yolunda olmaktır.

Bin dört yüz yıl sonra bunları dile getirmenin amacı nedir? Unutun gitsin. Bu günkü resmi dinin anlayışı budur.

Geçmişi inkar edebirsiniz. Geçmişe karşı da çıkabilirsiniz. Ama geçmişi yok edemezsiniz. Çünkü ortak geçmiş, bizim de geçmişimizdir. Geçmişi yok etme gayreti boşunadır. Geçmişi yok edersen, geleceksiz kalırsın. Geçmişi inkar da öyle. Çünkü insan, geçmişi anımsadığı ölçüde vardır ve geleceğe koşabilir, daha da önemlisi geçmişe bakarak nereye koşabileceğini bilebilir. Geçmişi yok ederek yapılan her eylem, gün gelir, geçmişin hayaletleri tarafından geri püskürtülür. Bu insanlık içinde, tarih içinde böyledir. Tarih de tekerrürden ibârettir. Tarihden ders alınırsa bir daha tekerrür etmez. Eğer ders alınmazsa Kerbelalar devam eder. İşte o dersi almaktır. O olayı yapanları, o olayların faillerini kınayıp, yüreğimizde mahkum etmezsek, Zalimin zulmü devam eder. Zalimin zulmünü lanetlemiş bir inancın sahipleri olarak intikamcılığın peşinde olmamız asla söz konusu olamaz. Yüreği kinle yüklü bir toplumun geleceği de olmaz ve güzel bir yaşamda kuramaz. Çünkü, güzel bir yaşam tüm istediğimiz, geçmiş ve geleceği bir birine bağlı bir çevrede kurulabilir ancak…

Bin dört yüz yıl sonra bu olayın faillerini de aramıyoruz.

Çünkü, Yüreğin de birazcık insan sevgisi taşıyan her vicdan bu olayı zaten yüreğinde mahkum etmiştir. Bu olaydan ders alanlar da zalim olamaz.

Bu olaydan ders alan kişiler; insani değerlere sahip olanların rahmetle anıldığını bileceklerdir.

Bu olaydan ders alanlar; Namuslu, ilkeli, erdemli olmanın değer olduğunu bileceklerdir.

Çünkü Hz. İmam Hüseyin orada hilafetin kavgasını vermemiştir. İnsani değerleri yok etmeye çalışanların yolunu kanıyla kesmiştir.

Bu olay; dünya tarihinde insanlığın sürekli izlediği hayrın ve şerrin kavgasıdır.

Bu olay; zulme, batıla, yalana, talana, ahlaksızlığa ve dünya menfaatlerine tapmaya karşı, bilerek, isteyerek ve can verilerek bir destan yazılmıştır.

Bizler bu destan önünde dara durup, Gerçege Hû, diyoruz.

“De ki; Kur’ana ister iman edin, ister etmeyin, kendilerine ilim verilmiş olanlara o (sözlerimiz) okunduğu zaman saygıyla yüzüstü kapanır secde ederler.”[28]

“Ve ağlayarak yüzüstü kapanırlar (secde ederler) Bizi anmak onların ruhlarında ki sevgiyi arttırır.”[29]

Hz. Peygamber efendimiz de buyurur ki: “iki göz vardır ki kör olmaz. Biri vatanını bekleyip nöbet tutan, diğeri Allah rızası için gözyaşı dökendir.”

Allah’a muhabbet arttı mı hüzün de artar. Gözyaşıyla içiniz yıkanır ve temizlenir. Hüzün bizi Allah’a yakınlaştırır. Bedenin abdesti su ile, nefsin abdesti gözyaşıyla, aklın abdesti ilim ile, ruhun abdesti ise aşk ve muhabbet iledir. Gözyaşı nehire benzer, nehrinde amacı ummana karışmaktır.

Alevi inancı; Cebiri, şiddeti, kini ve nefreti yasaklamıştır. Bu olaydan ders aldığı için yasaklamıştır.

Hallac-ı Mansur; Bağdat çarşısın da bir gayri Müslim’le tartışan müridini görünce, hemen onu azarlar. Ona şunları söyler; “Yavrucuğum! Dinlerin tümü Allah’ındır. Her dinle bir kitleyi meşgul ediyor. Her kitle kendileri için seçilmiş dini izliyor. Kendi irâdeleriyle seçmiş oldukları dini değil. Bir insan, bir başkasını, izlediği din yüzünden itham edebilmek için, o dinin o kişi tarafından özgür iradeyle seçilmiş olduğunu kanıtlamış olması lazımdır.

Şunu bil ki; Bütün dinler değişik unvanlardır. Değişik adlardır. Hepsinin ortak amacı birdir ve değişmez.”

Devam eder Hallac; “Tüm dinler üzerinde derin-derin düşündüm. Titizlikle araştırdım hepsini. Bir esasa oturan değişik kollar olarak gördüm cümlesini.” İşte dinler budur.

Hz. İmam Ali de; Mısır valisine mektup yazarak şu öğüdü verir; “Halka merhametle muameleyi adet et. Onları sevmeyi, onlara karşı yiyeceklerini, içeceklerini ganimet bilen yırtıcı bir canavar kesilme. Çünkü; halk iki sınıftır. “Bir kısmı dinde kardeştir sana, öbür kısmı yaradılışta eştir sana.”

Evet Kerbala ayrımcılığın, nefretin, intikamcılığın adı değil. O manevi şemsiyenin altında bir olup sevgiyle insanlığı kucaklamanın adıdır. İmam Hüseyinler olmanın adıdır. Yollarını sürmenin adıdır ve kanla, canla yazılmış bu mesajın sırrına ermenin adıdır. Bu mesaj tüm insanlığa ve insan olanlaradır.

v MUHARREM ORUCUNUN YASAKLARI

Muharrem orucunun veya muharrem ayının en büyük problemi budur desek yanlış söylememiş oluruz. Çünkü, Alevi İslam anlayışında her şey yerli yerine oturtulamadığı için, merkezi bir otorite oluşturulamadığı için, ister istemez yöresellikler/ farlılıklar olması kaçınılmazdır. Kur’an, “Dini zorlaştırmayın, kolaylaştırın” demesine rağmen muharrem ayı gelince kelimenin tam anlamıyla zorlaştırılması için elden gelen her şey yapılmış veya yaptırılmıştır. O kadar çok yasaklarla karşılaşırsınız ki adete yasaklar bombardımanına tutulursunuz. Birileri bu orucun tutulmaması için her şeyi yapmıştır.

Oysa, Kur’an; “Zora sürmek,sıkıştırmak, bunaltmak için indirilmedi”[30]

Oruç, daha önce de belirttiğimiz gibi istek ve aşkla tutulmalıdır. Tüm uydurma merasimler, yapay şartlara bağlanmamalıdır.

Çünkü; Alevi İslam inancı şekilciliğin adı değil, özü kabullenmenin adıdır. Muharrem ayın da öz yok edilmiş, şekilcilik ön plana çıkarılmıştır. Domates, patlıcan, soğan, patates, elma, portakal v.s. kesmek yasak. Niçin? Bizim köyde öyle yapıyorlardı. Bu yasakların kaynağı nedir? Diye sorulduğunda da; İşte o meçhul dur. Tasavvuf, aklın ve ilmin adı ise o zaman sormak isterim: Bir Alevi memur, tıraş olmadan, banyo yapmadan nasıl işine gidecektir? Bir subay bu şartları yerine getirmeden nasıl görevini yapacaktır? Önünde iki seçenek vardır; İşinden istifa edecek veya orucu tutmayacak. Hangisini yapmak istersiniz?

Dün köylerimizde bunu uygulayabilirdik ama şimdi köyde değiliz ki! Diğer bir soruda: On iki gün boyunca su veya sulu gıdalar hiç almadan orucumuza devam edersek, insan vücudunda tahribatlara yol açmaz mı? Amaç, sağlıklı insanı bu koşullarda oruca sürükleyip hasta etmek mi yoksa sağlığını koruyarak mı orucunu tutmalıdır? Hangisi?

Allah insanlara zulüm etmeyi sevmez. Zulüm nefsimizdendir. Öyleyse vücudumuza zulüm etmeden sağlıklı başlayıp sağlıklı orucumuzu bitirmeliyiz. Aklımızla, ruhumuzla bu orucu yaşamalıyız. Tutulur olabilmesi için bu kadar mesnetsiz yasaklardan kaçınmalıyız.

Öyleyse muharrem ayında neler yapmamalıyız?

Muharrem ayın da eğlence yapılmaz; kan akıtılmaz, kurban kesilmez, can incitilmez, düğün, nişan, sünnet ve benzeri eğlenceler yapılmaz. Et yenilmez, su içilmez, eğlence yerlerine gidilmez. Et niçin yenilmez? Kan akıtılmaması için yenilmez. Su içilmemekle de kerbela da Hz. Hüseyin ve sevenlerinin çektikleri sıkıntıları, susuzluğu hissetmektir. Ruhumuzda yaşatmaktır. İmam Hüseyin’in ve diğer Kerbela şehitlerinin çektikleri acıyı ve zulmü beynimiz de, kalbimizde ve yüreğimizde hissetmektir.

Onlar gibi yaşayıp, onlar gibi inanıp, onlar gibi yaşamımızı pak etmeliyiz.

Zalimlerden yana değil, mazlumlardan yana olmanın değerini ve faziletini bilmeliyiz.

Ahlaklı yaşayıp, kul hakkı yemeden, onurlu yaşamanın erdem olduğunu bilmeliyiz. Yarın ulu divana yani onların karşısına alnı açık, yüzü ak olarak çıkmalıyız.

Çünkü Kur’an; “İmamlarınızla birlikte sorgu-sual edileceksiniz” diye buyuruyor.

Muharrem orucunu tutmadan, matemini yaşamadan hangi yüzle onlardan şefaat dileyebilirsiniz ki!

Hangi yüzle…

Kısaca, Orucumuzu tutacağız, matemimizi yaşayacağız. Ama; On iki gün boyunca yıkanmadan, tıraş olmadan, elbise değiştirmeden değil, bunları yaparak ama matemde olduğumuzu hiç unutmadan tertemizce yaşayacağız. Allah hiç pisliği sever mi?

Sulu gıdalar alarak, su mümkün olduğunca içmeyerek, çayınızı ve diğer içecekleri içerek ama, zevkini yapmadan ihtiyacımız kadar susuzluğumuzu giderip orucumuzu tutacağız ve matemimizi yaşayacağız.

Ulular ulusu yüce Allah sırrı kerbelanın hakkı için oruçlarımızı ve matemimizi kabul eyler inşallah.

v AŞURA

Aşura; Hz. Nuh’un gemisinin 40 gün 40 gece su içinde kaldıktan sonra muharremin onunda karaya oturdu. Gemide olanlar ellerinde kalan yiyecekleri bir araya getirip çorba yapıp yediler ve Rablerine şükrettiler. İşte bunun adına aşure denildi. Aş: çorba, Şura: toplanmak anlamındadır. İbrani dilinde de bayram demektir.

Diğer bir anlamda da: Arapça’da on anlamındadır. Yani, on muharremdir. On muharremde ki aşurenin anlamı nedir?

“Aşura : Erdemli, ilkeli, dürüst; şefkatli, mert ve yiğit bir kahramanın, zamanın zalimleri tarafından altı aylık süt emer çocuğuna varıncaya kadar bütün yakınlarıyla birlikte acımasızca, susuz olarak şehit edildikleri günün adıdır.

Bu facianın vuku bulduğu Hicretin 61. yılının Muharrem ayının onuncu gününün adıdır.

Kerbela, bu destanın yazıldığı çölün adıdır.”

Kahramanı; Alemlerin rahmeti Peygamber efendimizin torunu İmam Hüseyin’dir.

İşte o destanın yazıldığı gün muharrem ayıdır. Muharrem denince gözümüz yaşarır, gönlümüz mahzunlaşır. Özümüzde aynı sevgiyi, aynı hüznü ve aynı kederi paylaşırız. Bu gün yiğitler şahı İmam Hüseyin’i ölümsüzlüğe, Hakk’a uğurladığımız gündür.

Bu gün yüreğimiz Kerbela da yanmaktadır…

Aşura, Ehlibeytin izinden gidenlerin kurtuluşa erdiği gündür. Ehlibeyti sevmek ve onların izinden gitmekte kurtuluştur. Daha öncede yazdığım gibi bu orucun aslı muharrem demiştik. Ehlibeytin gemisine binmekte kurtuluşta olmak demektir.

Hz: Peygamberimiz; “Gerçekten Hüseyin hidâyet meşalesi ve kurtuluş gemisidir.” Devamla¸ ”Hüseyin benden, ben Hüseyin’denim; eti etim, kanı kanımdır.” Yine devamla; “Kim Hüseyin’i severse Allah da onu sever.” Diye buyurmuştur. Onların yolu “dosdoğru olan yol”dur. Onların izinden gitmekte dosdoğru yolda olup kurtuluşa ermektir.

v KURBAN

Kurbana gelince: Kevser Suresini okuyalım:

“Sana lütfettik kevseri.

İbadet et ve Rabbin için kurban kes.

Sana kin tutan, odur nesli kesik.”[31]

Birinci ayet müjde, ikinci ayet; Müjdeye karşılık ibadet ve kurban isteniyor. Üçüncü ayet; Resulullah’a soyu kesik diyenlerin, kendilerinin soyunun kuruyacağını belirtiyor. Kur’an yorumcuları bu ayetteki kurbanın gerçekten Hz. Hüseyin olduğunu belirtmektedirler.

Yine saffat suresinin 100-112 ayetlerinde belirtilen kurbanın da bu anlama geldiğinin altı çizilmektedir. Bu ayetlerle Hz. İbrahim çok büyük bir imtihana çekilmiş ve rüyasın da oğlunun Allah için kurban edilmesi istenmiştir.

Ayetler İbrahim’in, “apaçık bir imtihan” olduğunu gösteriyor. Burada olup bitenleri, fiziksel olaylar halinde almak ve “İsmail’in yerine koç indi” şeklinde yoruma gitmek, yaratılış yasalarına terstir. En iyisini yaratan bilir ama, ilahi beyanlarda ki,

“Zıbh-i azim” (büyük kurban) ile, Hz. İbrahim’in neslinden bir büyük şehidin geleceğinin habercisidir.[32]

Rüya yoluyla tabi tutulan bu imtihanı Hz. İbrahim başarı ile verir. Onun soyundan o büyük kurban gelir; Şehitler şahı İmam Hüseyin.

“Bu büyük şehit dünya nimetleri önünde eğilmedi ve canını kurban olarak verdi.”[33]

İşte muharrem ayı böyle bir sultanın kurban olduğu aydır. Öyle bir kerbela ki Ehlibeyt hanedanlığının soyunun kesilebileceği ve Emevilerin gerçek amaçlarının da bu olduğunu tüm tarihler bildirir. İlahi taktire bakın ki kevser suresindeki Muhammed soyunun kesilmeyip devam etmesidir. Kerbela mezaliminden Ehlibeytten tek bir kişi kurtulur, o da İmam Zeynel Abidin’dir. Muhammed’in Ehlibeytini sevenler, o soyun kesilmemesinin şükranesi olarak, İmam Zeynel Abidin’in kurtuluşuna ve Allah rızasına kurban keserler.Tarihlerin belirttiğine göre Hz.Hüseyin’in kurban olacağını dedesi Muhammed Mustafa ve tüm peygamberler biliyorlardı ve içten içe de bu olaya matem tutuyorlardı. Ehlibeyt yolunda olan Aleviler İmam Hüseyin’e matem ve soyunun kesilmemesine de şükrane olarak kurban keser, O kurban sırrına vakıf olmaya çalışırlar.

v VE İMAM HÜSEYİN

Kerbela denilince şerefli bir destan gelir akla. O destanın da kahramanı Hz. İmam Hüseyin’dir. O bu destanı kanla yazmıştır. Zalime ve zulme karşı bir yiğitlik destanıdır. Hz. İmam Hüseyin öyle bir destan yazmıştır ki, o destanın sözleri kılıç kadar keskin, kıyamete kadar kanayan bir yaranın destanıdır. Her yıl Muharrem ayında bu destan sayfaları yeniden açılır ibreti alem için çevrilip, çevrilip okunur.

İnsanlık, insan olmanın dersini alır. Zalimler de zalim olmanın karanlığını yaşarlar. İnsan olan mazlum Hüseyin (a.s.)’ın haklı davasını zalimlere ve karanlığa kendilerini hapsedenlere haykırır, hem de vücut kerbelasın da yezitlik yapabilecek nefsimizi, o rahmani ruhumuz olan Hüseyin’e boyun eğdirip, hürlüğü kazandırmaktır.

Muhammed İkbal: “Hüseyin, Hakk ile batılın arasını kanı ile ayırdı” demiştir. Devam eder sözlerine: “Allah Allah! Baba (İmam Ali) Bismillahın Ba’sı / Oğul (Seyyid-uş Şuheda) Zıbh-i azim’in manası diyerek, benim gözlerimi de yüce kurban sırrına açtı” deyip kerbela sırrına vakıf olmanın önemini arzetmiştir.

Evet Hüseyin sevgisinden yoksun olan kimse, zahirde Müslüman, batın da münafık olan kimsedir.

Muhammet ikbal devam eder: “Hüseyin’in kanından sulanmayan harap tarladan hiçbir ürün alınamaz.” İlk peygamber Adem’den, Resulu Ekrem’e kadar bütün Allah elçileri Hüseyin’i biliyorlardı.

Niçin mi?

Çünkü Adem (a.s.), İblis’in insanlığa düşmanlık edeceği ve Hüseyin’in örnek şehit olarak “yüce kurban” seçileceği bildirilmişti.

Adem yeryüzüne bu kerbela gününün tarihinde, 10 Ekim’de indirildi. Hüseyin’in kutlu kanının kerbela toprağına akacağı dahi Allah elçileri ve velilerine bildirildi.

Ama ne yazık ki zahir uleması bunu da kıskandılar, yüce kurbanı büsbütün unutturmak için de gökten indirilmiş hayali bir kınalı-telli koç getirip yüce kitabımızı da tahrip edip vahiy yoluyla getiren Hz. Muhammed’i ağlattılar.

Oysa Cenab-ı Allah, öyle bir kurban istiyordu ki; dedesi alemlerin rahmeti Muhammed Mustafa olsun, babası velilik ve imamet makamının emiril mümini olsun, anası cennet seyyidesi Fatıma-ı Zehra olsun ve kardeşi de cennet kuzusu Hz. İmam Hasan olsun. Ve bu kurbana melekler bile yas tutsun. İşte o seçilen büyük kurban Hz. İmam Hüseyin’dir. O ruhlar aleminde kurban olmayı kabullenmiştir. Ne yazık ki rabbin kuzusunu ve kerbelayı tam olarak unutturmak için neler yaptılar, neler…

Ama unutturamadılar ve de unutturamayacaklardır.

Mesih İsa (a.s.) yerine havarilerinden genç birisi şehit olmayı göze alınca da bu havariyi İsa zannettiler ve Mesih ile yüce kurbanı karıştırdılar. Buna rağmen, Kerbelayı, İsa’nın çarmıha dökülen kanının toplandığı bir kadeh, bir kase olarak yorumladılar ve bunun adına da kırba adını verdiler. Oysa bütün bunların temelinde Kerbela adı vardı.

Oysa Hüseyin’in kutlu kanının Kerbela da niçin döküldüğünü bilmek ve Hüseyin’i öyle sevmek gerekiyordu.

Asırlar, efsaneler peşinde boşa gitti.

Evet İmam Hüseyin 10 Ekim 680 tarihinde, 54 yaşında bilerek ve isteyerek orada insanlık tarihinin yüce kurbanı olmuştur.

Evet Hz. İsa’da çarmıha gerilmiştir. O da şehitlik şerbetini içmiştir, içmiştir ama bıraktığı iz imam Hüseyin gibi olmamıştır.

İmam Hüseyni orada zalimliğin zulmünü kundakta ki altı aylık yavrusunun da bütün masumiyetine rağmen tüm ailesinin de şehadetini görerek kanıyla insanlığa zafer yazmıştır.

O kanla yazılan zafer dünya edebiyatına en büyük şairlerin yetişmesine ve malzeme olmasını sağlamıştır.

Büyük şair Fuzuli beyitnde duygularını şöyle dile getirir: “Her gün doğan güneş, zannetmeyin ki dünyayı aydınlatmaya geliyor. Güneş her doğuşta Hz. Hüseyin için kan ağlıyor” diyor.

Ve ölüm döşeğinde iken son vasiyetini soranlara şunu söylüyor: “Benim naciz bedenimi Hz. İmam Hüseyin’in giriş kapısına gömün. Her gelen geçen beni çiğnesin ki Hüseyin’e toprak olayım” diyor.

İşte onun için diyoruz ki; Kerbala da yazılan destan insanlığın onurudur, kurtuluşudur.

Ve insanlık bu gün, bundan yüzlerce yıl önce geçmiş olan bu kanlı olayı aynı tazelikte ruhunda hissedip, insan olmanın bir erdemliğini ve de insanlığın bir vefa borcunu ödüyor. Ama, asıl orada insanlığa sembol olan İmam Hüseyin’in kanıyla yazmış olduğu mesajları kavramak ve o değerlerin peşinde olmaktır. Nedir o değerler?

“Emanetin ehline” verilmesi olayıdır. Dedesi Hz. Muhammed ve babası Hz. İmam Ali’nin uygulamada gösterdiği ve yaşadıkları dönemde de veda haccın da söylediği ilkelerin kendisinden sonra da yaşatılmasını emreden ilkelerin uygulanması ve yaşanması olayıdır.

İşte her Muharrem ayı insanlığa bunları hatırlatmalı ve düşündürmelidir.Bu mübarek ayda insanlığın yeniden savunacağı değerlerin ne olduğunu hatırlanması olmalıdır.

Yüce kitabımızın bizlere mesajı; kul hakkının yenmemesi, Tanrı sevgisi, insanlar arası yoksulluğun kaldırılması ve varlığın hiçbir baskı olmadan gönülden paylaşılmasıdır. İnsanlar arası hakkaniyetin sağlanıp barışın korunmasıdır.

Mazlumun zalim karşısında ezilmemesi olayıdır.

Çünkü, orada yani kerbala da olmanın adı Yezit’e yani zalime başkaldırı olayıdır. Yezit orada kendi halkına zulmeden, yalan söyleyen, eşitsizliği getiren, İslam’ı saltanata dönüştüren, halkın köleliğini isteyen, cahiliye döneminin ahlakını egemen kılmaya çalışan zihniyete karşı savaşmış ve o zihniyeti lanetlemiş, tarihin karanlıklarına itmiştir.

İşte yezit o değerlerin sembolüdür.

Ve bizlerin laneti de o değerleri yaşatanlardır.

İşte insanlık olarak bu değerleri ne kadar koruduk veya koruyamadık bu günlerde kişi özünü dara çekip düşünmeli ve vicdanını sorgulamalıdır.

İşte Muharrem ayı bizlere bunları düşünme ve yaşama fırsatı vermelidir.

Ne mutlu Hüseyin için gönlü yananlara, ağlayanlara, ne mutlu Hüseyin’i sevenlere!

Hüseyin’i sevmeyenler, gönlü taştan katı hale gelenlerdir.

Heyhat bu sırra vakıf olmayıp, kurban denince Kurban bayramını “kavurma şöleni” sananlara, daha büyük gafletle Aşure gününü de “Aşure tatlısı festivali” sananlara.

İmam Hüseyin yüce kurbandır.

Onun için Hz. Peygamber efendimiz, “Ehl-i Beyitim hakkında sizlere Allah’ın azabını hatırlatırım. Onlara buğz eden bana buğz etmiş olur; onları seven beni sever, beni seven de Allah’ı sever” diye buyurmuştur.

Bir Hakk aşığının duygularıyla konuyu kapatalım:

Güneşe koşan yollar bizim

Kış ardından bahar bizim

Karlı duvak takmış dağda

Geceyi yakan ateş bizim.

Yalanı yenen dostluk bizim

Zulmü yenecek gönül bizim

Ufka açan turnalarla

Ali bizim, Hasan bizim, Hüseyin bizim.

……….

Bir mektebin unvanı,

Hakk batılın Furkanı,

aşıkların destanı,

sadıkların meydanıdır Kerbala…

Selam olsun şehadetin büyük öğretmeni İmam Hüseyin’e ve Kerbala şehitlerine….

Selam olsun Bedir den Kerbalaya, Kerbala dan Çanakkale’ye ve tüm şehitlerimize Selam olsun…..

v ANLAMAYANLARA

Bunları belirttikten sonra halen Aleviler niçin bizim gibi ibadet etmiyor, oruç tutmuyor diyenlere hiç tartışmadan şu Kur’an ayetiyle cevap veririz.

“Sizin dininiz size, benim dinim de bana.”[34]

Peygamber efendimiz, kendisine inanmayanlara bu cevabı vermiştir. Büyük şehit ve Allah velisi Hallac-ı Mansur, dar ağacına giderken son sözün nedir? diye sorulunca; Kur’an dan bu ayeti okur ve inandığı Hakk yolunda da canını verir.

Yarab! Resul-i Haşimi hakkı için, hanedanı Ehlibeyt’i nübüvvet hürmeti hakkı için, bizlere bütün ibadetlerin sırrına vakıf olmamızı ve Gerçeğin sırrına ermemizi nasip eyle…..

Hakk Muhammd Ali dergahından eyleyip sırrı Kerbelanın hakkı hürmetine çekilen matemi ve tutulan oruçları

v MUHARREM AYI NEDEN DÖNMEKTEDİR?

Eski Kameri aylar: Muharrem, Sefer, Rebiyülevvel, Rebiyülahir, Cemaziyrlevvel, Cemaziyelahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade ve Zilhicce. Bu on iki ayın toplam gün sayısı, 355’tir. Oysa, güneşin ilkbahar ılım noktasında ki iki geçişi arasındaki zaman birimi olan gerçek yıl 365 gün, 5 saat, 48 dakika 46 saniyedir. Demek ki miladi takvim ile kameri takvim arasındaki fark, 10 gündür. Dolayısıyla Arabi aylar ve Muharrem ayı her yıl 10 günlük kaymayla, yaklaşık 36 yılda bir dönüşümü tamamlar ve aynı yere gelir.

Cumhuriyete kadar ülkemizde kullanılan takvim, Arabi (Kameri) takvimdir. Bütün dünya gerçek yıla en yakın takvim sayılan “Gregoriyen” takviminde her 3 yıldan sonra gelen Şubat ayı 28 yerine, 29 gün kabul ederek, gerçek yıldaki 5 saat 48 dakika, 46 saniyelik küsuratı tamamlamaya çalışır.

Bunu böyle belirttikten sonra Kuran’da Haram aylarla ilgili ayeti inceleyelim:

Sana haram ayı, yani onda savaşmayı sorarlar. De ki: O ayda savaşmak büyük günahtır. İnsanları Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mes-cid-i Haram’ın ziyartetine mani olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük bir günahtır.[35]

Arap Yarımadasının her yerinde özellikle Hicaz’da çok eskiden beri yılın dört ayı haram (yasak) sayılır ve bu aylarda savaş yapılmaz, kan dökülmezdi. Bu aylar, yılın son iki ayı ile gelecek yılın ilk ayıdır, yani Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Ve bir de yılın yedinci ayı olan Recep ayıdır. Recep ayı ortada ve tek ay sayıldığından buna, Recep’ül-feda, yani yalnız recep denildi. Bu aylarda oymaklar arasında savaşlara ve çatışmalara son verilir, halk her yerden Kâbe’yi ziyaret için Mekke’ye gelir ve panayırlarda alışverişle, aralarındaki anlaşmazlıkları, hakem kurulu katında uzlaşmaya çalışırdı.

Kuran ayetinden de anlaşılacağı gibi, bu aylara saygı dışı davranışlar en büyük günah sayılırdı. Hz. Muhammed döneminde de Araplar, istedikleri zaman savaşabilmek ve avlanabilmek için bir yıl “muharrem” ayını haram saymışlar, bir yıl da muharremden sonra gelen “sefer” ayını haram saymaya başlamışlardı.

Bu hileye baş vuran Araplar, böylece savaş yapılması yasak olan bu ayı, başka bir ay sayarak savaşa giriyorlardı. İşte bu kasıtlı ve hileli yöntem, Hicretin 8.nci yılında aşağıdaki ayetle kaldırıldı.

“Haram ayları ertelemek, sadece kâfirlikte ileri gitmektir. Çünkü onunla, kâfir olanlar saptırılır. Allah’ın haram kıldığının sayısını bozmak ve O’nun haram kıldığını helal kılmak için “haram ayını”, bir yıl helal sayarlar, bir yıl da haram sayarlar. Böylece onların kötü işleri kendilerine güzel gösterilmiştir. Allah. Kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”[36]

Şimdi birileri kalkıp, muharrem ayı içersinde olan bir olayı, mart ayı içersinde ve sabit bir günde uygulamaya koymayağa çalışıyor. Nitekim Hz. Muhammed ve Hz. Ali devrinde de Muharrem ayı, yıl içinde dönmüştür. Kerbelâ olayından sonra İmam Zeynel Abidin ve ondan sonra gelen imamlar ve onun soyundan gelen Hacı Bektaş-ı Veli döneminde de Muharrem ayı yıl içinde dönmüştür ve bu yolu sürenlerde dün nasıl tutulup yaşanmışsa aslına zarar vermeden, yeni bir şey icat etmeden oruçlarına Allah rızasına devam edeceklerdir.

v KİMLER ORUÇ TUTMAMALIDIR?

-Hasta olanlar,

-Anne olup süt emzirenler,

-Hamile olanlar,

-Yolculukta olanlar.

-Ülkemizin hudutlarını bekleyen vatani görevdeki askerler.

Oruç tutmaları uygun değildir.

-Kadınlarımızın hastalıkları (aybaşı) anında oruç tutmamaları için fetvalar vardır. Kadın, o hastalığıyla çocuk dünyaya getirmiştir. O onun doğal bir olayıdır. Oruç gibi bir ibadetten mahrum bırakılamaz. Kirlilik değildir, kendisini hasta ve bitkin hissetmiyorsa orucuna devam etmesinde bir mahsur yoktur. Asıl kirlilik akıl ve ruh kirliliğidir.

v AŞÛRÂ

“ÂŞÛR” Erdemli, ilkeli dürüst, şefkatli, mert ve yiğit bir kahramanın, zamanının zalim diktatörü tarafından altı aylık süt emer çocuğuna varıncaya kadar bütün yakınlarıyla birlikte acımasızca, susuz olarak şehit edildikleri günün adıdır.

Bu facianın vuku bulduğu Hicretin 61. yılının Muharrem ayının onuncu gününün adıdır “ÂŞÛRÂ

Bu kahramanın zalime yalakalık yaparak onursuzca yaşamaktansa, hayatı pahasına ona boyun eğmeyerek onurluca ölmeği seçtiği günün adıdır “AŞÛR”

Mazlumun zalime, öldürülenin öldürene ve kanın kılınca galebe geldiği günün adıdır; “ÂŞÛR”

Ve zalim karşısında mazlumların ölümcül suskunluk ve durgunluğunu zalimi kahredici bir çığlığa, yok edici bir volkana çeviren bir özgürlük destanının adıdır; “ÂŞÛR”

KERBELA, bu destanın yazıldığı çölün adıdır.

İMAM HÜSEYİN, bu destanı asil kanıyla yazan erdemli, ilkeli, yürekli ve fedakâr kahramanın adıdır.

O, rahmet Peygamber’inin biricik kızı, iffet ve ismet timsali Fatıma’dan doğmuş sevgili torunudur.

O, İslam peygamber’inin vasisi, evliyanın şahı Ali’nin oğludur.

O, Kur’an’da her türlü kötülük ve pislikten tertemiz kılındıklarını Allah’ın beyan ettiği Ehl-i Bey t’in bir üyesidir.1

O, epimize Peygamberin tebliğ ücreti olarak sevgisi farz kılınan peygamber yakını, en yakını, yavrusudur.2

O,kardeşi Hasanla birlikte, cennet gençlerinin efendisidir. 3

O, Hasan’la birlikte Cennetin ziyneti süsüdür.4

———————————————————————————-

1 (Ahzab Suresi. Ayet 33)

2 (ura Suresi Ayet 23)

3 (Hadis-i Şerif. Sahih-i Tirmizi, Sahih-i ibn-i Mace Fazail-i ashab babı vs)

4 (HadisÜsd’ül-Gabe C.l S.151,EI-İsabe,Kenz’ül-Ummal C.6S.221.Tarih-i Bağdad vs.)

O, Hasan’la birlikte Arşın kupesidir. 1

Hz. Peygamber Onun için, “Hüseyin benden ben Hüseyin’denim, kim Hüseyin’i severse Allah’ta onu sever” buyurmuştur.2,,

Kızım Fatma’nın oğullarıdır, Allah’ım! Ben onları seviyorum sen de onları sev. Onları sevenlerini de sev. “diye dua etmiştir3

O ve kardeşi Hasan için Hz. Peygamber (s.a.v) “Bu oğullarım dünyadan benim en güzel kokan çiçeklerimdir.” Buyurmuştur. 4

Evet, O, tertemiz bir çiçek, O, cennet ziyneti, arşın küpesi, peygamberin yavrusudur.

O, Kur’an’ın indiği, Sünnetin yaşandığı evin oğludur.

O, Kur’an-ı Kerimi, muazzez İslam peygamberinin sünnet-i seniyesini, meşruiyeti bütün Müslümanlarca kabul edilen son iki halifeyi, babası Ali’yi, kardeşi Hasan’ı ve son tevhidi din olan İslam’ı temsil ediyor.

O, iyiliği, doğruluğu, dürüstlüğü, temizliği, adaleti, hürriyeti, cömertliği ve mertliği temsil ediyor.

YEZİT, Hüseyin’in tam anlamda tam karşıtıdır..

O, kötülüğü, yalanı, düzenbazlığı, kirlenmişliği, kokuşmuşluğu, zulmü, despotizmi, nekesliği ve namertliği temsil ediyor.

O, dönemin tarihini irdeleyip Hüseyin (a.s) ve Yezit’i tanıyanlar Hüseyin’in, onun için zikrettiklerimizden daha yüce olduğunda ve Yezit için zikrettiklerimizin de (hissiyatımızın ifadesi olmayıp) Yezit’in bu zikredilenlerden çok daha rezil birisi olduğunda hemfikirdirler.

O, kanun-kuralı bilmez, hak-hukuk tanımaz, ayyaş ve sarhoş birisiydi.

Bu Yezit, sadece peygamber ailesine zulmetmekle kalmamış, peygamberin mescit ve TÜRBESİNİ ashabının kanıyla kızıla boyamış, ırzları da dâhil, Peygamber şehrinin her şeyini askerlere mubah kılmıştı.

Bununla da kalmayıp Allah’ın beyti Kabe’yi mancınıkla taş yağmuruna tutup ateşe vermişti.

Babası Muaviye meşru halife Hz. Ali’ye karşı savaşmış ona sövmek ibadetin bir parçası haline getirmiş, peygamber çiçeği İmam Hasan’ı zehirleterek şehit ettirmişti..

Muaviye’nin babası Ebu Süfyan, Hz. Peygambere karşı yirmi bir sene savaşmış, anası Hinde ise Hz. Peygamber’in sevgili amcası Hamza’yı öldürmesi için enteresan vaadlerle Vahşi adındaki köleyi görevlendirmiş, Hz. Hamza’nın şahadetinden sonra da göğsünü yararak ciğerlerini çıkarıp yemeğe kalkışmıştı. Bu yüzden de “akilet’ül-ekbad” (ciğer yiyen kadın) olarak anılmıştır.

Bütün bu ve benzeri rezilliklerinden dolayı bu aile, Allah ve resulünün lanetini almıştır.

———————————————————————————

1 (Hadis. Feyz’ül-Kadir, C.3 S.415. Mecma’üz-Zevaid C.9 S.184, Kenz’ül-Ummal C.6S.220vs,)

2 (Sahih-ı Tırmızi C 2 $.307. Sahih-i İbn-i Mace,Fazail-ı ashab babında.Müsned ı AhmedC4S,172 vs.)

3 (Sahih-ı Tirmızı C 2 S 240) Kenz’ül-Ummal Cİ6 S 220 vs.)

4 (Sahih-ı Buharı Kitab-ı Bed’il-Halk Bab-ı Menakıb’il-Hasan-i Ve’l-Hüseyin (n s). Sahih-iTırmızi C 2 S.306, Müsned-i Ahmed C.2 S 85 V.S)

v YEZİT NASIL HÜKÜMDAR OLDU?

Kötülük timsali böyle bir zalimin hem de peygamber ashabının yaşadığı bir çağda nasıl oldu da Müslümanların başına hükümdar olarak musallat oldu? Bu sorunun cevabını şöyle özetleyebiliriz:

Yezid’in babası Muaviye, ikinci halife Ömer tarafından Şam valiliğine atandı. Gün geçtikçe güçlenen Muaviye, kendi kabilesinden üçüncü halife Osman döneminde, gücüne güç katarak başına buyruk bir devlet haline gelmişti. Bu tür valilerin zalimce icraatları ve yolsuzlukları yüzünden üçüncü halife öldürüldü. Hz. Ali zorla hilafete getirildi.

Hz. Ali hükümet programının bir paragrafında haksız kazanç, yolsuzluk ve kamuya ait menkul ve gayrimenkul malları kanunsuz yollardan ele geçirenlerden, bu malları hazineye (Bey’tül -Mal e) geri döndürmede ki titiz ve kararlıydı. Bu kararlılığını şu cümlelerle ifade ediyordu: “Allah’a yemin ederim ki bu mallarla evlenme veya hizmetçi almada harcananları bile tespit ettiğim an (Bey’tül -Mal e) hazineye geri döndüreceğim. (Bu adil paylaşımdan kimse sıkılmasın) Şüphesiz adalette herkes için genişlik, rahatlık vardır. Adaletten sıkıntı duyan kimse, kendisine yapılacak çevir (haksızlığın) daha sıkıcı olduğunu unutmamalıdır, (adalet bir gün ona da lazım olur.)”

(Nehc’ül-Belaga lö.hutbe)

Hz. Ali adaletin ancak adil kadrolarla ikame edileceğine inanıyordu. Onun için kirlenmiş kadroları tasfiye edip yerine pırıl-pırıl kadrolarla ülkeyi yönetmeyi önemsiyordu.

Zamanın siyasetçileri kendisine bir müddet bu kadrolarla devam etmesini, özellikle Muaviye’ye dokunmamasını, tasfiye işlemini zamana yaymasını İmam Ali’ye tasfiye ediyorlardı.

Oysa İmam Ali, siyasi oyunlarla iktidarını uzatmaktansa, iktidarı tehlikeye atma pahasına ilkeli, hayatı pahasına adil kalmayı tercih ediyordu ve bunlardan asla ödün vermemeğe kararlıydı.

Hükümet programı öyle, yönetim anlayışı böyle olunca da kendisine bîat edenlerin birçoğu dahi bu sisteme ayak uyduramadılar. Devlet imkânlarından servet toplamaya alışmış güç odaklarıydı bunlar.

Bütün ısrar ve baskılarına rağmen Hz.Ali’yi kendilerine benzetemeyince de biatlerini bozup İmam Ali’ye karşı savaş başlattılar. Savaşlar birbirini izledi. En sonunda Ramazan ayının 19. gününün sabahı kendisini öldürmeğe gelen Abdurrahman b. Mülcem adındaki teröristi fark etmesine rağmen, daha suç işlememiş birinin özgürlüğünün sınırlanmasını hukuk anlayışına sığdıramadığı için müdahale etmedi ve ne yazık ki anlayıp yaşadığı yüksek hukuk ve adalet anlayışının da kurbanı oldu. Başına aldığı kılıç yarası neticesinde ancak üç gün yaşayabildi.

Kendisine yedirileni katilinede edirilmesini, ona işkence etmemelerini, bu cinayetten dolayı taşkınlık yapmamalarını ve adaletten şaşmamalarını vasiyet etti ve öyle de oldu.

Hz. Ali’den sonra halk Hz. Hasan’a biat etti. Bu arada çıkarcı güç odakları Muaviye etrafında kenetlenmiş, merkezi hükümete karşı savaşa devam ediyorlardı.

Imam Hasan hem kendi askerlerinde isteksizlik gördü hem bu iç kargaşayı fırsat bilen dış güçlerin hücuma geçerek İslam devletini kökten yok etme planlarının olduğunu haber almıştı. Hem de Muaviye tarafının gözünü iktidar hırsı bürümüş İslam’ın yok olma pahasına savaşı sürdüreceklerini gördü.

Itidar uğruna İslam’ın kökten yok olmasına gönlü razı olmadı. İmamet sorumluluğu da buna izin vermezdi. Bunun için bir kısmını aşağıda zikredeceğimiz şartlarla iktidarı Muaviye’ye bırakarak iç savaşa son verdi.

Sulh özetle şu şartlara bağlanmıştı: Muaviye, bütün İslam dünyasına hükümet ederken Allah’ın Kitabı peygamberin sünnetine amel edecek, geçmişin düşmanlığı geleceğe taşınmayacak, peygamber hanedanına karşı gizlice ve açıkça hileye başvurmayacak, İmam Ali’ye sövmek ve sövdürmekten vazgeçecek, kimseye kötülük etmeyecek ve yerine veliaht tayin etmeyecekti. Muaviye bu şartlara uyacağını Allah’a ahdediyordu.

Muaviye’nin kendisinin de imzaladığı bu şartların bir tekine bile sadık kalmadı. Muaviye icraatında ne kitap ve sünnete uydu, ne düşmanlığa son verdi, ne Ali’ye sövüp sövdürmekten, ne Ehl-i Beyte karşı hile ve entrikadan vazgeçti. Bilakis ırkçı, despot, bir zulüm ve entrika düzeni kurup, İmam Hasan’ı zehirleterek şehit etti.

Kendisinden daha rezil, ayyaş ve sarhoş olan oğlu Yezit’i veliaht tayin etti. Daha kendisi hayatta iken Yezit için kiminden çıkar karşılığı, kiminden tehditle bîat aldı. Böylece daha kendisi hayatta iken oğlu Yezit’in hükümdarlığını garanti altına aldı.

Neticede Yezit babasından sonra hükümdar oldu.Kendisine de biatli olmayan İmam Hüseyin’e Yezit’e biat etmesi için baskı yaptıysa da sonuç alamadı.

Muaviye sisteminde, Arap olmayan Müslüman kavimler dahi memluk ve mevali (köleler) olarak adlandırılıyordu.

v AŞURA FACİASI NEDEN?

Muaviye’nin ölümüyle oğlu Yezit onun yerine saltanat tahtına oturduysa da tahtın sallantıda olduğunu hissediyordu. Zira kendisine Muaviye tarafından alınan bîatlerin yapay, samimiyetten uzak, korkuya da menfaate dayalı olduğunu, iç-tenlikli toplumsal mutabakattan yoksun, daha da önemlisi ümmet nezdinde meşruiyetten yoksun bir saltanat olduğunu görüyordu.

Bu sorunu çözmek için, ümmetin kayda değer ölçüdeki kesiminin teveccühünü kazanmış birinci ve ikinci halifenin ailelerinin mutabakatını alması önemliydi.

Bunun içinde Abdurrahman b. Ebi Bekr ve Abdullah b. Ömer’in biatini alması gerekirdi. Bundan çok daha önemlisi, Hz. Peygamberin kabilesi olan Haşimilerin mutabakatını kazanmaktı. Bunun içinde İmam Hüseyin’in biati gerekirdi.

Hüseyin biat ederse , Yezit’e saltanatının meşrutiyetini artık kimse tartışamaz, kimse Yezit’e karşı çıkma cesareti gösteremezdi. Çünkü Yezit’in bütün mezalimi İslam’a fatura edilecek, İslam’a karşı çıkan da kâfir sayılacaktı.

Evet, İmam Hüseyin’in Yezit’e biati, onun bütün icraatını Hz. Peygamber adına, Kur’an adına ve İslam adına onaylama anlamına geliyordu.

Değil mi ki İmam Hüseyin, peygamberin sevgili torunu, meşruiyeti ümmetçe tartışmasız kabul edilen dördüncü halife Ali’nin oğlu ve beşinci halife, Hz. Peygamber’in büyük torunu İmam Hasan’ın kardeşi ve vasisidir?

Değil mi ki İmam Hüseyin, Kur’an’ın indiği ve sünnetin yaşandığı evin oğludur; Değil mi ki O’nu sevmek Hz. Peygamber’in tebliğ ücreti olarak bütün Müslümanlara farzdır?

Değil mi ki O’nun tertemiz, pırıl- pırıl olduğuna Allah garanti vermiştir?

Değil mi ki O, Peygamber’in emanetidir? O, biat ederse artık Yezit’e karşı kim ses çıkarabilir? Kim Yezit saltanatının meşruiyetini tartışabilirdi?

Onun için Yezit, Hüseyin’in bîatini, saltanatının tespiti için vazgeçilmez görünüyordu .Bu yüzden hemen Medine valisi Velid’e bir mektup göndererek, Israrla Hüseyin’den kendisi için bî-at almasını, bîat etmemesi durumunda kellesini almasını yazdı.

Velid, İmam Hüseyin’i valiliğe çağırıp, Yezit’in mektubunu aynen O’na okuyarak Yezit’e bîat etmekle ölüm arasında bir tercih yapma durumunda olduğunu bildirdi.

İmam Hüseyin, kendisinin nübüvvet hanedanından, risalet kökünden ve meleklerin inip kalkığı evden olduğunu, yani Kur’an, Peygamber ve İslam’ı temsil ettiğini, buna karşın Yezit’in hak-hukuktan ayrılmış, içkici, haksızca cinayetle insanları öldüren, açıkça İslam yasaklarını çiğneyen ve alenen Allah’a isyan eden bir fasık olduğunu hatırlatarak kendisinin konumundaki bir insanın Yezit gibi kanun-kural ve hak-hukuk tanımaz birine bîat etmesi, yani onay ve destek vermesi, onurlu ve ilkeli bir davranış olmayacaktı.

Değil mi ki Yezit, zulüm düzenini sağlamlaştırmak ve meşruiyet sorununu çözmek için Peygamber evladı Hüseyin’i bîate, yani zulüm düzenine onay ve destek vermeğe zorluyordu?

İmam Hüseyin, bu baskıya boyun eğerse artık kim bu zulüm ve istibdad düzenine karşı koyabilirdi ki? Öyle bir vebalin altına Hüseyin girebilir miydi?

İmam Hüseyin, Yezit’e uzatacağı bîat elini aslında adaletin, hukukun ve özgürlüğün şahdamarına uzatmış olmayacak mıydı?

Hüseyin, böyle bir vebal ve zillet altında, Allah huzuruna, dedesi Peygamber’in, babası Ali’nin ve anası Fatıma’nın huzuruna yüz akıyla çıkabilir miydi? Zulüm altında inim inim inleyen mazlum müminlerin yüzüne bakabilir miydi?

Bin kere “hayır!” Hüseyin, Yezit’e bîat ederek, onun zulüm düzenine onay verip destek olamazdı.

Hüseyin, ya İslam’ı, adalet ve Hürriyeti kendi hayatına feda edecek, ya da hayatını bu yüce değerlere feda edecekti.

Üçüncü seçenek verilmiyordu. Evinde hapis veya dedesinin ülkesinden sürgün edilme seçeneği bile O’na verilmiyordu.

İmam Hüseyin Yezit’in despot ve zalim sistemine onay ve destek vererek onursuzca ve zilletle yaşamaktansa, onaylamamakla (kendisinin ve en sevdiklerinin ) hayatı pahasına direnip şahadeti. yani izzetli ve onurlu ölümü seçti. Doğru seçim yaptı. O’na yakışan da buydu.

Evet mazlum Hüseyin kendisine yakışanı yaptı da, ya zalim Yezit’e ne demeli?

Peygamber’in bûsegâhı (öptüğü yer)olan bir boğaza hançer vurmaya nasıl kıyabildi!?

Ama Yezid ki yirmi bir yıl Peygambere karşı savaşan Ebu Sufyan’ın torunu,

Yezit ki Peygamber’in amcası Hamza Sey-yid’üş-Şüheda’nın ciğerini yiyen Hinde’nin torunudur, îmam Ali’ye sövmeği ibadet haline getiren, İmam Hasan’ı zehirleterek öldüren Muaviye’nin oğlu Yezit’ten de ancak bu beklenirdi.

Allah ve Resûlü’nün lanetlediği ailenin oğlu Yezit’in işlediği bu cinayetin üzerinden daha iki sene geçmeden Peygamber şehri Medine’ye bir ordu göndererek, ashabın kanı ve ırzı da dâhil her şeyini askerlerine mubah kıldı. Ravza-i Mutahhara’yı atlarına ahır yaptı. Peygamber’in mescit ve türbesini, oraya sığınan ashabın kanına boyadı.

Bilanço: Bu şehirde kafesteki kuşlara varıncaya kadar, müthiş bir yağma, namusu kirletilmiş binlerce sahabî kızı-gelini, bunun sonucunda doğmuş gayr-i meşru çocuklar, on binlerle ifade edilen ölü sayısı.

Bu katliamdan ancak Yezit’e (vatandaşlık ta değil, tebaalık da) kul ve köle olmak üzere bîat edenler, kısmen canını kurtarabildi. Bu facia, tarihe meşum “Harre Vaka’sı” olarak geçti.

Bu facianın hemen peşinden de Mekke-i Mu-azzama’ya yönelerek Mescit-i Haram’ı mancınıkla taş yağmuruna tutup Kabe’yi ateşe verdi. Oradaki mukaddes emanetleri yakıp kül etti.

İşte tam burada “İmam Hüseyin’in Yezit’e bî-ati ne anlama gelecekti ve hangi rezillikleri onaylayıp desteklemiş olacaktı?” sorusunun cevabı daha iyi anlaşılıyor.

Hiçbir mukaddese saygısı olmayan zalim Yezit’in, Bedir’de ölen müşrik dedelerinin intikamını Hz. Peygamber’den almak için bütün bunları yaptığını açıkça kendisinin söylemesine rağmen, hala Yezit’in bütün bu cinayet ve rezilliklerine mazeret uydurup, Yezit’i korumaya çalışanların günümüzde dahi var olduğunu hayret ve ibretle müşahede etmekteyiz.

Asıl hayret veren bu korumayı din adına, İslam adına yapmış olmalarıdır. Yezit’i mazur görüp koruma ihtiyacı hissedenler, o dönemde yaşasalardı onun askeri olup bütün bu mezalime ortak olacaklardı. Zaten ortak sayılırlar. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) “Kim bir kavmin yaptıklarına rıza gösterirse o da onlardandır” buyurmuştur. Akl-ı selim de bunu hükmeder.

Onun içindir ki necîb milletimiz (Alevî’siyle Sünni’siyle), nânecîb Yezit avukatlarının tüm gayretlerine rağmen, Ehl-i Beyt ve Hüseyin’e karşı aşk ve meveddet, Yezit ve yaptıklarına karşı ise kin ve nefretten başka bir his taşımamaktadır.

Şimdi asıl konumuza dönelim. Böyle bir zalime, böyle bir zulüm sistemine bîat etmeyen peygamber çiçeği İmam Hüseyin’e ölümden başka seçenek bırakılmayınca, çaresiz ölümü seçti.

v HZ. HÜSEYİN ÖLÜMÜN ÜSTÜNE YÜRÜYOR.

Hz. Hüseyin Ölümü seçerken de kolayını seçmedi. O’nün ölümü kurbanlık bir koyunun teslimiyeti içinde olmayacaktı. İntikam duygusuyla yanıp tutuşan bir kan düşmanının, kanun tanımazlığı biçiminde de olmayacaktı. Canından bezmiş, dünyadan bıkmış ve yaşama cesaretini yitirmiş bir zavallı intiharcının ucuz ölümü de olmayacaktı.

O, ölümünü katiline çok pahalıya mal edecekti. Onun katili, ilelebet döktüğü kanın hesabını çok acı biçimde ödemekle geçirecek, ancak asla bedelini ödeyip kurtulamayacağı pahalılıkta olacaktı.

İmam Hüseyin ölümünü, zulüm düzenine karşı hiç dinmeyen bir kahır tufanına dönüştürecekti.

O’nun kanı, asla kurumayacak bir çağlayana dönüşüp zalimi boğacak, onun kurutmak istediği ideallere, adalet, hürriyet ve eşitliğe, yani “Öz Muhammedi İslam’a ab-ı hayat olacaktı.

O, Ölümün üstüne yürüyecekti. Bu yürüyüşte, mazlumlara, zalim karşısında nasıl yaşayıp, nasıl öleceğini öğreten “onurlu yaşam, izzetli ölüm mektebi”ni inşa edecek, aslında ölümsüzlüğü öğretecekti.

O, sıradan birisi olmadığı için, onun hayatı da ölümü de sıradan olmayacaktı.

O, sıradan yaşam ve sıradan ölümü, sıradan insanlara bırakmıştı.

Onun hayatında da memat’ında da asla pis kokular olmayacaktı.

O, peygamber reyhanesi, şühedanın dür da-nesi, Arş-ı Rahman’in küpesi, Şems-ü Kamer Nur didesi ve en temiz aşkın meyvesi Hüseyin’di.

O, Mekke ve Mina’nın, Merve ve Sefa’nın, İslam ve Kur’an’ın Resul-i Hûda, Muhammed Mustafa’nın, Emetullah Fatıma, Esedullah Murtaza’nın oğludur.

O, sıradan biri değildi. Sıradan doğmadı, sıradan yaşamadı, sıradan ölmeyecekti.

O, ölümün üstüne yürüyecek, katilinin hançeriyle aslında kendisini değil ölümünü boğazlatacak, kendisini ölümsüzleştirecekti.

Değil mi ki halka, adalet, hürriyet ve eşitlik nimetini kazandırmak uğruna , hak yolunda can feda edenler, Allah katına yücelip, ölümsüzleşirler?

Evet, ölüm fermanını Yezit vermişti. Ama Hüseyin, şahadet yeri olarak Medine’yi uygun görmedi. Medine’de (bu facianın iki sene sonrası olduğu gibi) katliam yaşanmasına, Ravza-i mutahharanın kutsiyetine kan lekesi düşmesine gönlü fazı gelmedi, isyan çıkarmak isteseydi bunu, dedesi peygamberin Medine’sinde yapardı.

v HZ. HÜSEYİN MEKKE’DE

Düşünmek için mühlet alıp valilikten ayrıldıktan sonra ailesiyle birlikte Mekke’ye gitti. Niçin mi? Zira Mekke Allah’ın fermanıyla aman evidir, oraya giren âmândadır.

Orada cinayet işlenmez, kimse öldürülemez.

Iincisi de (her ikisi de cahiliye döneminde bile riayet edilirdi.) Hac mevsimi nedeniyle imam Hüseyin’in Mekke’ye varışından yaklaşık üç ay sonra ailesinden önemli insanlar hac ibadeti için Mekke’ye geldiklerinden, onlarla durum değerlendirmesi yapma fırsatı buldu.

Bu vesileyle Yezit’e neden biat etmediğini ve Yezit’in meş’um iktidarının ilk icraatının, peygamber evladının katline ferman olduğunu bütün İslam âlemi öğrenmiş oldu.

Böylece Yezit’e, Hüseyin’in katlini bir oldu bittiye getirip, İslam dünyasını da kendisinin yayacağı yalan yanlış haberlerle yanıltma fırsatını vermemiş oldu. Ayrıca İslam ulamasına zalim ve zulüm karşısında kendilerine düşen vazifeleri hatırlattı.

v HZ. HÜSEYİN KERBELA YOLLARINDA

İmam Hüseyin, yaklaşık dört ay kalarak yukarıda bahsettiğimiz yararlı çalışmalarından sonra hacc ibadetine başlamıştı ki Muaviye’nin baş danışmanı Amr As’in yeğeni Amr b. Said komutasında. Yezit’in terör timi hac bahanesiyle Mekke’ye gelince, İmam Hüseyin haremin harî-mini bozmamak ve Kabe’nin kudsiyetine kan lekesi düşürmemek için haccını bitirmeden Mekke’yi terk etmek zorunda kaldı.

Yezit, bunu yapacak kadar rezildi. Nitekim iki sene sonra Kabe’yi mancınıkla taş yağmuruna tutup yakıp yıkmıştı. İşte Hüseyin, buna sebep olmak istemiyordu.

Ayrılacaktı.

Ama nereye gidecekti?

Kendisine, “Mekke’de kalırsanız burası hem kendi dedenizin şehri hem de hazır yüz binlerce hacı burada toplanacağından, Yezit’e karşı başkaldırmak için en müsait yer ve zamandır” diye akıl verenler vardı. (Askeri strateji bakımından belki de doğruydu) Ama ilkeleri, idealleri ve insani değerler uğruna hayatını koymuş olan İmam Hüseyin, savaşın haram olduğu bu ay ve bu mekânda savaş istemiyordu.

“Yemen hem hükümet merkezinden uzak, hem coğrafi yapısı, muazzam ordulara geçit vermez, savunmaya çok elverişli hem de oranın halkı Ehl-i Beyt’e bağlıdırlar” diye Yemen’e gitmesini önerenler oldu. Ama Hüseyin, hakkında ölüm fermanı bulunan birisi olarak giderken, Yemen’e belayı da kendisiyle birlikte götürmüş olacaktı.

Yemen halkını habersiz ve hazırlıksız olarak koskoca imparatorlukla karşı karşıya getirip, büyük bela ve acılara sebep olacaktı. İmam Hüseyin buna razı olmadı. “Madem öyle, bîat et kurtul” diyenler de oldu,

İmam Hüseyin bir kez daha, yeryüzünde kendisi için hiçbir sığınak ve barınak olmasa dahi Muaviye oğlu Yezit’e biat edip zulüm düzenine onay ve destek vermeyeceğini kesin bir dille ifade etti.

Bu arada İmam Hüseyin’in Yezit’e biat etmeyip Mekke’ye gittiğini duyan Küfe halkı, elçi üzerine elçi, mektup üzerine mektup -hem de binlerce- göndererek Küfe’ye gelmesini istiyorlardı.

Bilindiği gibi Küfe Hz. Ali’nin hilafet döneminin başkentiydi. Küfe halkı hem İmam Ali’ye hem de İmam Hasan’a ihanet etmişti.

Onun için İmam’ın yakınları, oraya gitmesine karşıydı. Ancak on bini aşkın mektup gönderen Kuleliler, ümmeti Yezit zulmünden kurtarmaya amade, yüz bini aşkın savaşçısıyla diğer vilayetleri de ateşleyip Yezit’in kontrolünden çıkarabilirdi.

Onun elinde kalsa kalsa bir Şam kalırdı. Değil mi ki bütün İslam illeri, Emevi zulmünden bıkmış durumdaydılar? İmam Hüseyin eğer bu çağrılara geçmişe takılarak önyargılı yaklaşımla( başkaca alternatifi de yokken ) kulak tıkarsa, zulüm düzeninden kurtulmak için doğan bu fırsatı kaçırmakla suçlanarak tarih önünde ve vicdan-ı ammede mahkûm olacaktı. Rahmetli Kemal Tahir’in dediği gibi “kaçan balık büyük olur”.

Eğer İmam Hüseyin müspet cevap vermeseydi, tarihin o dönemini tahlil eden herkes, Şam’ın dışında bütün İslam illerinin Yezit’e karşı nefret, Peygamber yavrusu İmam Hüseyin’e karşı sevgi ve saygı duyduğunu, hepsinin bir kıvılcım beklediğini, babası Hz. Ali’nin başkent yaptığı Küfe’nin de yüz bin silahlıyla bu kıvılcımı başlatmaya amade olduğunu tespit edecekti.

Bu fırsattan, zulüm altında inleyen ümmeti mahrum bıraktığı için İmam Hüseyin’i mahkum edecekti. Ayrıca bunca mektup karşısında olumlu cevap vermemiş, en sonunda durum tespit ve samimiyetlerini test etmek için gönderdiği amcası oğlu Müslim b. Akil de yazdığı raporda 10 binlerce insanın kendisine heyecanla bîat ettiklerini ve sabırsızlıkla beklediklerini İmam Hüseyin’e bildirmişti.

İmam Hüseyin kendi iç dünyasında Küfelilerin yine vefasızlık edeceğini düşünse de görünürde oluşan bu şartlar, tarih ve vicdan-ı amme karşısında Onu Küfe’ye gitmeye mecbur kılmıştı. Oraya gitmeye karar verdi.

Nasılsa Ölüm fermanı çıkmış ve Kabe’ye kan bulaştırmamak için Mekke’yi terk ederek bir yerlere gitmek zorundaydı.

Madem Küfeliler, onun üzerine oraya gitme, tarihi sorumluluğunu yüklemişlerdi. Sadık çıkarlarsa ne ala, İslam ve insanlık kurtulacak, bu şeref onlara nasip olacaktır; Vefasızlık ve döneklik ederlerse o zaman da vicdan-ı amme ve tarih karşısında İmam Hüseyin değil, onlar mahkûm olacaklardır.

Mekke’den ayrıldı, daha yolda iken Yezit’in yeni Küfe valisi İbn-i Ziyad’ın entrika ve tehditleriyle Küfelilerin ahdlerini bozduğu haberini aldı. Kufe’nin üstünden yoluna çıkan bir alay Yezit askeriyle, çekişe-çekişe şehadet yeri olarak en uygun gördüğü Kerbela (keder ve bela) çölüne çadırlarını kurdu.

İmam Hüseyin, zafer ümidiyle yanında gelenlere yol vermişti. Yanında kalan az sayıda insanı yeniden toplayıp yaptığı konuşmada boynunda başkalarının hakkı bulunanların kendisinden ayrılmalarını, bu kavgaya katılmamalarını söyledi.

Öyle ya, hak hukuk çiğneniyor diye can feda edilecek bu kavgada, hak yiyenlerin tabii ki yerleri yoktu. Zalim Emevi düzeninin kurutmak istediği “öz Muhammedi İslam’ın adalet, eşitlik ve hürriyet çınarı, haram kanla değil, ancak asil ve pak kanlarla sulanıp yeniden yeşertilebilirdi.

Onları kuşatan bin kişilik zulüm ordusunun öncü birliğinin ardından gelen binler, Al-i Re-sul’ü muhasara altına alıp su yollarını kestiler. Onları günlerce o sıcak çölde susuz bıraktılar. Fırat aktı,onlar susuzluktan yandı. Bir damla suyu bile çok gördüler…

Onlar ölüme meydan okuyan şehadete hazır,

Bir yudum suya hasret yetmiş iki kişiydiler.

Binlerin üzerine, birer birer gittiler.

Her yiğit kendi destanını yazsın İstediler.

Dünyaya kahramanlık dersi verdiler.

Ölümden korkmadıklarını âleme gösterdiler.

Bire otuz, öldürmeden ölmediler.

Onlar, su içmediler, Peygamber elinden şerbet içtiler.

Onlar, “biz özgürlüğe gidiyoruz.

Siz, dinsiz olsanız dahi özgür yaşayın bari” dediler.

Onlar, artık bedensiz baş ve başsız bedendiler.

Zalimin üzerine, onlar bedensiz geldiler.

Tarihin karşısına Zeyneb ‘i şahid diktiler.

İmam Hüseyin, Mekke’den Küfe’ye doğru ayrılırken durum icabı orada kalan kardeşi Muhammed bin Hanefiyye’nin o vefasızlara güvenip gitmemesi için çok ısrar etmesi üzerine, İmam Hüseyin ona bu gidişinin ilahî bir program olarak Peygamber’in emriyle şahadete yürüyüş olduğunu söyledi.

Bunun üzerine kardeşi Muhammed bin Hane-fiyye, “madem öyle bu kadınları neden yanında götürüyorsun? Peygamber hanedanından bunca kadının gözleri önünde sizin gibi azizlerinin öldürülmesi onları perişan etmez mi?” diye sorunca, İmam Hüseyin, bunun da ilahî programın gereği olduğunu işaret ederek yoluna devam etmişti.

Gerçekten eğer şehitler bu vaka’nın tanıklarını yanlarında getirmemiş olsalardı, Yezit’in ava-nesi, Kerbela’da olup bitenleri, yani kendi rezilliklerini ve bu yiğitlerin kahramanlık destanlarını ve asırlara ışık tutan mesajlarını çarpıtmadan topluma dürüstçe anlatmaları mümkün müydü?

Olmasaydı Ali kızı Zeynep ve beraberindeki Peygamber hanedanından iffet timsali on yedi hatunun doğru tanıklığı, tarihin bu önemli sayfası karanlıkta kalacaktı.

Ancak ilahî bir program, bu kadar dakik, bu kadar ilkeli ve bu kadar düzgün olabilirdi.

Evet, Yezit avenesi, Peygamber evladı ve az sayıdaki sadık dostlarını sekiz on yaşlarındaki çocuklarından, altı aylık bebeğine varıncaya kadar, Peygamber evlatlarını analarının, halalarının, eşlerinin ve bacılarının gözleri önünde günlerce susuz bıraktıktan sonra ok, mızrak ve kılıçlarla, acımasızca şehit ettiler.

Bununla da yetinmeyip naaşları üzerinde at koşturdular. Daha sonra tamamına yakın peygamber ailesinden olan yaşlı kadınların ve minnacık yavruların sığındıkları çadırları ateşe verdiler, yağmaladılar, şehitlerin başlarını keserek, mızrak ucuna takıp zincire vurulan analarının, bacılarının, kızlarının ve eşlerinin gözleri önünde Küfe’den Şam’a kadar şehir şehir dolaştırıp teşhir ederek Yezit’in sarayına götürdüler. Daha sonra sıcaktan soğuktan korumayan yıkık dökük bir harabeye bu hatunları hapsettiler.

Bütün bunları zaferlerini kutlamak ve halkı sindirmek için yapmışlardı.

Ama girdikleri şehirlerin çoğunda Zeynep başkanlığındaki elleri zincirle bağlı ama beyinleri özgür tebliğ heyetinin etkisi o kadar büyük oldu ki direnişler baş gösterdi.

Hatta Şam’da bile başta zafer şarkıları söyleyip şiirlerinde Peygamber’den intikam aldığını mırıldanan Yezit, durumun gittikçe aleyhine döndüğünü görünce, esirleri serbest bırakıp Peygamber ailesine yaptığı bunca zulmü valisinin üzerine atmaya kalkıştı. Tabii ki samimi değildi.

Zira:

1-İlk baştan emri veren kendisiydi.

2-Esirler ona getirildiğinde neden zafer bayramı kutluyordu ?

3-Vali kendi başına, Peygamber hanedanına bunca zulmü yapmış idiyse neden valiyi cezalandırmadı?

Yezit avukatları bunca mezalim bir yana, altı aylık bir bebeğin hangi suçtan dolayı öldürüldüğünün bile cevabını veremezler.

Kaldı ki İmam Hüseyin’in sorusunun cevabını kim verecek? O şöyle sormuştu ” Peygamberler evladı olduğumu bile bile, kanımı dökmenizi caiz kılacak dinin hangi hükmünü ihlal ettim ?

“Ve siz ey Küfeliler ! Beni buraya siz çağırdınız. Çağırdığınıza pişmansanız bırakın gideyim.”

“Ve sen ey Yezit ordusunun komutanı! Sizin işiniz benimle bırak bu Peygamber yavruları dedelerinin Medine’sine gitsinler. Beni de al götür Yezit’e, öldürecekse o öldürsün.”

İmam Hüseyin bu mealde ki sözleriyle;

1)- Kan akmasını istemediğini, kan akıtma meraklısı olmadığını deklare etmiş oldu.

2)- Yezit ve avenesine vicdan ve Allah karşısında hiçbir mazeret bırakmamış oldu.

3)- Yezit’in, Peygamber evladının kanını akıtma sorumluluğunu başkalarının üzerine atmasına fırsat vermemek istedi. Ama Yezit Hüseyin’i sağ değil, ölü istemişti. Kesilmiş kellesini istemişti. Yezit’in hangi memuru onun gibi bir diktatör zalimin emirlerine aykırı hareket edebilirdi ki?

Böylece İmam Hüseyin,Yezit’in Ehl-i Beyt’in kanına susamış olduğunu, evlad-ı Peygamberi öldürerek, ondan Bedir’de öldürülen müşrik dedelerinin intikamını almak istediğini açığa çıkarmış oldu. Nitekim Yezit, İmam Hüseyin’in kesik başına çubukla vurarak okuduğu zafer şarkılarında bunu açıkça dile getiriyordu.

İmam Hüseyin programını öyle eksiksiz yapmıştı ki Yezit avanesine en küçük bir haklılık payı bırakmamıştı. Artık bu mezalimi hiçbir hukuk kıstasıyla savunma imkânı bırakmamıştı.

Bu arada Zeynep ve kafilesi esaret zinciri altında olmalarına rağmen, götürüldükleri her şehirde Şam dahil Yezit ve avanesinin gaddarca işledikleri cinayet ve zulümleri öyle eksiksiz ifşa ettiler ki (Kerbela destanının aşura sonrası bölümü) öyle kusursuz yazdılar ki Yezit, sindirmeği umduğu ümmetin, öfke tufanıyla karşı karşıya kalmıştı. Kendi hanımları bile Zeynep’in safına geçmişti. Yezit, kelimenin tam anlamıyla köşeye sıkışmıştı. Artık zafer şarkılar söylemiyordu.İmam Hüseyin’e ve yaranına bütün bu yapılanları, artık o da lanetliyordu.

Yezidin kendisinin bile lanetlediği mezalimin savunmasına yeltenen Yezit’den daha yezitçilere ne demeli! Yezit düşmanı, Ehl-i Beyt dostu, necip toplumumuzun dikkatlerine.

Allah-Muhammed-Ali yardımcımız olsun.

Gercege Hü !



Yorum yapma kapalı.